Pâdişah, mutlak otoritesini, gerçek hayatta vekîl-i mutlakı veziriâzama (sadrazam) bırakmıştır. Önemli kararlar, pâdişahın bizzat eliyle yazdığı fermân yani hatt-i hümâyûn ile verilir. Pâdişah bizzat bulunmadığı seferlerde, idam cezaları da dahil, mutlak icra yetkisini özel bir fermânla serdar-i ekrem sıfatı verilen veziriâzama devreder. Bunun sembolü olarak veziriâzama kişisel mührünü (möhr-i şerîf) verir, veziriâzam bunu devamlı koynunda saklar. Mührün geri alınması vekâletin sonunu gösterir. Veziriâzam, pâdişah adına mutlak otorite sahibidir, vekîl-i saltanattır. Özel beceriler isteyen mâliye (bâb-i defterî, defterdârlık) özerk olmakla beraber, kararları veziriâzama sunmak, onun onayını almak zorundadır. Bu temel devlet düzeni, özellikle III. Murad'ın (1574-1595) sorumsuz idaresi zamanından başlayarak bozulmuştur.
Sayfa 43 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Kadîm İran imparatorluklarından Abbasîler yoluyla İslâm devletlerine örnek olan ideal devlet yapısında, sosyal sınıflar arasında hareketlilik (mobility) kabul edilmemiş, her sınıfın kendi kadrosu içinde görevine bağlı kalması prensibi esas tutulmuştur. Bu kadrolaşma, sosyal barışın temeli sayılır. Osmanlı Devleti'nde üretim yapan sınıflar, köylü, sanatkâr, tüccâr reâya sınıfını oluşturur. Reâya (raiyyetin çoğulu) mal, servet üretir, devlete vergi verir. Çoban-hükümdarın başlıca görevi, reâyayı adâletle idare etmek, memurların zulmünden korumaktır. Devlet sahibinin temel görevi budur (bkz. adâletnâmeler). Geleneksel devlette, adâlet dairesinin tarifi şudur: Üretim yapan, vergi veren reâya âdil bir pâdişah idaresi altında rahatça üretim yaparsa devletin hazinesi dolar, hükümdar ordusunu kurar, güçlü olur. Geleneksel devlet yapısı bu prensip üzerine kurulmuştur. Bir rivâyete göre, Kanunî Süleyman'ın bulunduğu bir mecliste sormuşlar, "Efendimiz kimdir?" Doğal olarak herkes pâdişahı göstermiş, Kanunî son söz olarak, "Hayır, efendimiz köylüdür, raiyyettir" demiş. Bu yanıt, geleneksel devlet teorisinin tekrarından ibarettir. Bürokratların temel devlet felsefesi, bu basit formülde ifadesini bulmuştur. Lâyihacılara göre, Osmanlı "tagayyür ve fesâd" döneminde, kabaca 1580-1650 yıllarında padişah, zulmü önleyecek yüksek devlet otoritesi görevini yapmamış, reâya baskı ve yağma altında ezilmiş, dağılmıştır. Bu dönemde işlerin düzeltilmesi için padişaha telhîs-lâyiha (rapor) sunan tüm bürokratların en çok üzerinde durdukları nokta budur.
Sayfa 7 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Reklam
Roma ve Bizans'ta olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu'nda da, kır bölümünde köylü, defterdeki kayıtlarla fiskal bir statü kazanmaktadır. Yeni bir tahrîre kadar devam eden bu statü, aynı zamanda kır toplumunu sosyal bakımdan biçimlendirmektedir. Başka bir deyişle, imparatorluk bürokrasisi, toprak ve reâya köylü üzerinde tahrîr sistemi yoluyla yaptığı kontroller sonucunda bizzat bu toplum düzenini bir dereceye kadar etkilemekte, hatta yaratmış olmaktadır. Böylece, kendiliğinden serbestçe ortaya çıkan bir toplum düzeni yerine, daha ziyade devletin ağır bastığı bir düzen, bir estate, sınıflandırma düzeni ortaya çıkmaktadır. Bununla beraber, bu durumu fazla abartmamak gerekir. Zira bürokrasinin yaptığı sınıflandırma kır hayatında kendiliğinden meydana gelen sosyal farklılıkları tamamıyla bertaraf edemez, fiskal sistem daha ziyade ona uymaya çalışır. Devlet, mîrî arazi ve tahrîr sistemi sayesinde, toprak ve reâya üzerinde sıkı kontrolünü sürdürmekte, çiftliklerin dağılmasını önlemeye çalışmakta, tarlaların bağ bahçe haline gelmesini, büyük ekâbir çiftliklerinin ve plantasyonların ortaya çıkmasını önlemekte, sonuç olarak son derece tutucu bir sosyal düzen idame etmektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun ve başka geleneksel imparatorlukların, değişime ve gelişmeye, yeni ekonomik sistemlerin ortaya çıkışına direnmesinde, durgun (stagnant) bir sosyo-ekonomik yapıya bağlı olmasında, mîrî arazi rejimi ve çift-hane sistemi başlıca sorumlu görülmektedir. Fakat unutmayalım ki, bu sistem Türkiye'de günümüzde küçük aile işletmelerine dayanan sosyal yapının da tarihi temelidir. Merkezî kontrolün kaybolduğu yerlerde, meselâ İran'da, toprak ve köylü küçük feodal bir grubun kontrolü altına düştüğü halde, Osmanlı Devleti'nde böyle bir gelişme büyük ölçüde önlenebilmiştir. 18. yüzyılın
Sayfa 253 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
1488-1491 yıllarını kapsayan cizye defterlerine göre, Rumeli'de İslâmlaşmaların bütün bölgede yılda 300'ü geçmediği anlaşılmaktadır. Başka bir deyişle, her yerde, hatta Bosna'da dahi, İslâmlaşma başlangıçta şehirlerde ve askerî sınıf arasında başladı ve yavaş yavaş yayıldı. 1489'da Bosna'da 25.000 Hristiyan aileye karşı 4.500 Müslüman hâne vardı. Türkçe konuşamayan Müslüman toplulukları dışında, Balkanlar'daki Müslümanların büyük çoğunluğunun, Anadolu'dan giden Türklerin torunları oldukları kesindir. Türk göçleri, ilk fütuhat döneminde, 14. yüzyılda çok yoğun olmuştur. Barkan'ın tahrîr defterlerine göre yaptığı nüfus haritasında, Serez-Niğbolu hattının doğusundaki bölgede Türkler 16. yüzyılda çoğunluktadır. Bunun yanında, uc (serhad) bölgelerinde ve istilâ yolları üzerindeki şehir ve kasabalarda yoğun Türk toplulukları göze çarpar. Osmanlılar, fetihlerini güvenlik altına almak için, gerekli görülenler dışında bütün kaleleri yıktıkları gibi, o bölgeye Anadolu'dan sürgün yolu ile nüfus, özellikle göçer halkı sürüp yerleştirirlerdi. 1520-1535 tahrîr defterlerine göre, Rumeli'de Müslüman nüfusun 37.435 hânesi Yörük, yani göçer Türkmen ve 12.105 hânesi yaya ve müsellem (askerî hizmetlerle yükümlü vergiden muâf (bağışıklı) Türk çiftçileri) idi. Eski Osmanlı uc şehirlerinde, Serez, Yenişehir (Larissa), Üsküp (Skopje), Saray-Bosna'da Müslümanlar çoğunlukta olup bunların da çoğunluğu dükkân ve işyeri sahibi esnaf ve tüccârdan oluşuyordu. Eskiden Balkan tarihçileri, Müslüman Türkler Balkanlar'da askerî bir egemen sınıf olarak varlıklarını sürdürmüşler iddiasında idiler. Bu iddiayı, Osmanlı arşiv belgelerini incelemiş hiçbir tarihçi artık onaylayamıyor. Tahrîr defterlerinde, Müslümanların çoğunluğu çiftçi olup Hristiyan çiftçiler gibi vergi veren reâya sınıfı içinde
Sayfa 201 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Türkiye'de cumhuriyetin kuruluşu hem Türkiye, hem de bütün Türk tarihinin yeni bir bölümüne işarettir. Artık hakanlar ve sultanlar çağı geçmiş, seçimle iş başına geti-rilmiş bakanlar zamanı başlamıştır. Bu, eski devirleri inkâra, eskileri kötülemeye bir sebep teşkil etmez. Eski çağlarımızın büyük yanlışları yanında şan ve şerefle dolu olduğu gibi eski devlet başkanlarımız olan kağanlar, han-lar ve sultanlar da çoğunlukla büyük çapta, millete hizmet etmiş yüksek şahsiyetlerdir. Bunlara saygı göstermek ve çocuklarımıza bunların büyüklüğünü öğretmek insanlık ve vatan borcumuzdur. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin başlangıcında, her yeni rejimin başlangıcında olduğu gibi, bir takım sertlikler, aşırılıklar ve haksızlıklar da olmamış değildir. Fakat bu davranışlar Fransız ve Rus inkılâpları ile ölçüştürüldüğü zaman çok yumuşak ve çok insanca kalır. Bu da milli övünçlerimizden birisidir. Cumhuriyet idaresi kökleştikçe, aşırı tedbirler de yavaş yavaş ortadan kaldırılmış, haksızlıkların silinmesine, bütün vatandaşların biribirine daha çok bağlanmasına dikkat edilmiştir. Bu da akıllıca ve insanca bir tedbirdir. Meselâ, Kurtuluş Savaşı'na karşı geldikleri için mem-leketten çıkarılan Yüz Ellilikler 1937'de affolunarak yurda dönmüş, bunların arasında bulunan kalem sahip-leri, kalemleriyle cumhuriyeti destekler kimseler olarak gözükmüşlerdir.
Sayfa 350 - Ötüken 1970, Sayı: 9·Kitabı okudu
Sarayın iç kısmı, yani padişahın ikametgâhı sayılan Harem ve Enderun, tarihi yönlendiren bölümlerdir. Enderun, devşirme çocukların devlet idaresi ve ordu komutası için yetiştirildiği bölümdür. Burada hem teorik dersler alırlar hem de saray hizmetlerinde bulunurlardı. Hizmet eden, hizmet ettirmeyi bilir. On beş-on altı yaşında saraya giren, ihtimal üzere yirmi beş- otuz yaşlarında general rütbesiyle çıkardı. Enderun dediğimiz bu avluda ve koğuşlarda sert bir disiplin vardı.
Reklam
Reklam