Osmanlı entelektüelinin ve bürokrasisinin Batı’yı yanlış, sığ veya taklitçi bir yerden analiz etmesi, imparatorluğun dağılma sürecini hızlandıran en trajik yapısal hataydı. Batı’da yüzyıllar süren sınıfsal, ekonomik ve felsefi dönüşümlerin sonucunda ortaya çıkan kavramları (milliyetçilik, anayasalcılık, modernleşme), Osmanlı’nın çok uluslu, çok dinli ve kendine has toplumsal dokusuna esnetmeden, "ithal bir şablon" gibi yapıştırmaya çalıştılar. Fransız İhtilali’nin doğurduğu milliyetçilik, homojen bir ulus yaratma ideali taşır. Ancak nüfusunun büyük bölümü Türk olmayan (Araplar, Arnavutlar, Kürtler, Ermeniler, Rumlar) kozmopolit bir imparatorlukta, bu homojenlik arayışı intihardan farksızdı. Jön Türkler ve İttihatçılar, çökmekte olan devleti kurtarmak adına "Osmanlıcılık" idealiyle yola çıksalar da, Balkan Savaşları'nın şoku ve azınlıkların isyanlarıyla hızla katı, merkeziyetçi ve reaksiyoner bir Türk milliyetçiliğine savruldular. Bu savrulma, kapsayıcı bir devlet aklından ziyade, diğer unsurları dışlayan ve yabancılaştıran bir "baskı aygıtına" dönüştü. 1876 yılında ilan edilen Kanûn-ı Esâsî (ilk Osmanlı anayasası), imparatorluğu bir arada tutma iddiasındaydı. Ancak anayasanın 18. maddesi, devlet memuru olabilmek için Türkçe bilme şartını getiriyordu: "Tebaa-i Osmaniyyenin hidemat-ı devlette istihdam olunmak için devletin lisan-ı resmîsi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır." Bu madde kağıt üstünde bürokratik bir standardizasyon gibi görünse de, imparatorluğun asli unsuru olan ve asırlardır kendi dillerinde yaşayan topluluklar (özellikle Araplar ve Arnavutlar) için doğrudan bir tasfiye ve "asimilasyon" tehdidi olarak algılandı. Bu olay, Osmanlı bürokrasisinin taşrayı ve gayrimüslim/gayritürk unsurları nasıl bir üst perdeden ve rasyonellikten uzak yönetmeye çalıştığının en