Tunuslu Hayreddin Paşa ve bitmeyen sancımız - 3
Tunus’ta Bardo Sarayı’nın kabile ittifaklarıyla örülü atmosferine baktığında, gücün “şahsi sadakat” üzerinden yürüdüğü yönetim tarzı ile hayalindeki “kurumsal rasyonalite” arasındaki o derin uçurumu teşhis etmiştir. Sömürücü elitlerin devlet kaynaklarını nasıl kendi mülklerine dönüştürdüğünü, liyakatin yerini alan sadakat ağlarının devleti nasıl felç ettiğini gördüğünde; çözümün sadece “iyi insan” bulmakta değil, iktidarı “iyi kurumlar” üzerinden denetlemekte olduğunu kavramıştır. “Sorumluluk ve denetim mekanizması olmayan bir yerde kanun sadece kağıt üzerinde kalır. Hukukun üstünlüğü demek, en üst makamdaki kişinin bile yaptığı her işin hesabını bir kurula verebilmesi demektir.” Hayreddin Paşa’nın 1852-1856 yılları arasındaki Paris dönemi, onu mülkiyet güvenliği, şeffaf bürokrasi ve bağımsız yargı üzerine yükselen kuşatıcı bir mekanizma ile buluşturmuştur. Paris’teki birincil görevi, Tunus maliyesini devasa yolsuzluklarla sarsan ve ardından Fransız vatandaşlığına geçerek Paris’e kaçan Mahmud Benaïad’ın davasını takip etmekti. O, Paris mahkemelerinde davayı izlerken şu can alıcı soruyla meşgul olur: “Nasıl oluyor da bir devlet memuru, devletin hazinesini bu kadar kolay boşaltabiliyor?” Paşa, Fransız mahkemelerinde şahit olduğu prosedürlerden çok etkilenmiştir. Adaletin, önceden belirlenmiş, yazılı ve herkes için eşit kurallara bağlı olduğunu görmüş; Tunus’taki yolsuzluğun sebebinin sadece “kötü insanlar” değil, “denetimsiz ve sömürücü kurumlar” olduğuna kanaat getirmiştir. “Avrupa devletlerini kuvvetli kılan şey, toptan tüfekten ziyade, herkesin önünde boyun eğdiği kanun nizamıdır. Onlar, iktidarı hukukla prangaladıkları için iç barışı sağlamış ve tüm enerjilerini kalkınmaya vermişlerdir.” Paris borsasını, bankaları ve ticaret odalarını gezerken, Doğu’daki “müsadere”
Tarih
Bankta oturuyorum iki genç tartışıyor. Belediye istiyorum dedi. Diğeri belediye sana Max 50K maaş veriir kpss zorla devlet memuru minimum 80k alıyor diyor. Hangi devlet memuru ulaaan 80 alan söyleyin bizde olalım o memur. Bilip bilmeden boş fikir üretmemekte fayda var gençler.
Reklam
Bir şey olursa âlâ, olmazsa en âlâ
Ali Emîrî Efendi (1857 - 1924), Türk kültür ve edebiyat tarihine çok önemli katkılarda bulunmuş devlet memuru, şair, araştırmacı ve kütüphanecidir. Bilinen en eski Türkçe sözlük olan Kâşgarlı Mahmud’a ait Divânu Lügati't-Türk adlı eserin tek orijinal nüshasını bularak dünya kültür mirasına kazandırmasıyla tanınır. Ali Emîrî Efendi'ye ait bir veciz söz şöyle: “Bir şey olursa âlâ, olmazsa en âlâ.” Bu veciz sözü, derin bir teslimiyet, rıza ve hayata karşı muazzam bir iç huzur barındıran şahane bir düsturdur. İlk bakışta basit bir kelime oyunu gibi görünse de arkasında köklü bir felsefe ve irfan geleneği yatar.Gelin bu sözün katmanlarını birlikte açalım: Beklentilerden Özgürleşmek ve Rıza Makamı İnsanoğlu doğası gereği planlar yapar, hedefler koyar ve bunların gerçekleşmesini ister. İstediğimiz şey olduğunda keyfimiz yerine gelir ve bunu "âlâ" (çok güzel, harika) olarak nitelendiririz. Ancak Ali Emîrî Efendi, asıl bilgeliğin ve olgunluğun "olmadığı" zaman ortaya çıktığını söyler. Plânlarımız suya düştüğünde, kapılar yüzümüze kapandığında isyan etmek yerine "Bunda da bir hayır vardır" diyebilmek, bizi şer görünün içindeki gizli hayra ulaştırır. İşte bu yüzden olmaması, olmasından daha "en âlâ" (en güzeli, en üstünü) kabul edilir. Çünkü insan kendi sınırlarıyla sadece "şimdi"yi görebilirken, mutlak irade bizim için neyin uzun vadede daha iyi olduğunu bilir. Tevekkül ve Teslimiyet Bu söz, Anadolu irfanının özünü oluşturan "tevekkül" kavramıyla doğrudan göbekten bağlıdır. Kul, üzerine düşen gayreti gösterir (sebeplere sarılır), gerisini ise akışa ve takdire bırakır. İşler yolunda giderse; şükreder, nimetin tadını çıkarır (âlâ). İşler yolunda gitmezse; bilir ki korunan bir şer, ertelenen daha büyük bir bela veya kendisi için hazırlanan daha hayırlı bir kapı vardır. Bu
Liseden, dershaneden, çevremdeki ne kadar hoca ve arkadaşım varsa beni her aradığında ‘Sen atanırsın’ diyor. Ben de potansiyelimin farkındayım ama çalışma isteğim yok. Sıkılıyorum, bunalıyorum, daralıyorum. Allah’ım, bana bir an önce çalışma isteği ver. Çünkü özel sektörde sürünemem, ev kadını da hiç olamam ama benden iyi bir devlet memuru olur 😀
Osmanlı entelektüelinin ve bürokrasisinin Batı’yı yanlış, sığ veya taklitçi bir yerden analiz etmesi, imparatorluğun dağılma sürecini hızlandıran en trajik yapısal hataydı. Batı’da yüzyıllar süren sınıfsal, ekonomik ve felsefi dönüşümlerin sonucunda ortaya çıkan kavramları (milliyetçilik, anayasalcılık, modernleşme), Osmanlı’nın çok uluslu, çok dinli ve kendine has toplumsal dokusuna esnetmeden, "ithal bir şablon" gibi yapıştırmaya çalıştılar. Fransız İhtilali’nin doğurduğu milliyetçilik, homojen bir ulus yaratma ideali taşır. Ancak nüfusunun büyük bölümü Türk olmayan (Araplar, Arnavutlar, Kürtler, Ermeniler, Rumlar) kozmopolit bir imparatorlukta, bu homojenlik arayışı intihardan farksızdı. Jön Türkler ve İttihatçılar, çökmekte olan devleti kurtarmak adına "Osmanlıcılık" idealiyle yola çıksalar da, Balkan Savaşları'nın şoku ve azınlıkların isyanlarıyla hızla katı, merkeziyetçi ve reaksiyoner bir Türk milliyetçiliğine savruldular. Bu savrulma, kapsayıcı bir devlet aklından ziyade, diğer unsurları dışlayan ve yabancılaştıran bir "baskı aygıtına" dönüştü. 1876 yılında ilan edilen Kanûn-ı Esâsî (ilk Osmanlı anayasası), imparatorluğu bir arada tutma iddiasındaydı. Ancak anayasanın 18. maddesi, devlet memuru olabilmek için Türkçe bilme şartını getiriyordu: "Tebaa-i Osmaniyyenin hidemat-ı devlette istihdam olunmak için devletin lisan-ı resmîsi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır." Bu madde kağıt üstünde bürokratik bir standardizasyon gibi görünse de, imparatorluğun asli unsuru olan ve asırlardır kendi dillerinde yaşayan topluluklar (özellikle Araplar ve Arnavutlar) için doğrudan bir tasfiye ve "asimilasyon" tehdidi olarak algılandı. Bu olay, Osmanlı bürokrasisinin taşrayı ve gayrimüslim/gayritürk unsurları nasıl bir üst perdeden ve rasyonellikten uzak yönetmeye çalıştığının en
1000Kitap
Neden bir tane hoca, imam, din profesörü işçinin emekçinin yanında durmuyor! Çünkü din devlet memuru statüsündedir özerkleşmeden özgürleşmeden biz gerçek bir dinden bahsedemeyiz
Alıntı
Reklam
Reklam