BÂBIÂLİ’DE SON KAVGA
Hayreddin Paşa’nın Aralık 1878 - Temmuz 1879 tarihleri arasındaki sekiz aylık sadareti, can çekişen bir imparatorluğun son büyük “sistem restorasyonu” denemesidir. Paşa, İstanbul’a geldiğinde elinde sadece Tunus’un tozlu hatıraları değil, Akvemü’l-Mesâlik ile formüle ettiği o katı gerçeklik vardı: Devlet, şahısların dehasıyla değil, kurumların sağlamlığıyla ayakta kalır.
Sadrazamlık görevine gelir gelmez Osmanlı-Rus Savaşı’nın ve Berlin Antlaşması’nın kangrenleşmiş meseleleriyle, Mısır Hidivi İsmail Paşa’nın azliyle ve maliye buhranıyla boğuşurken; asıl savaşını devletin köhnemiş “mimarisini” değiştirmek için verdi.
Paşa’nın ajandası, bugün Nobel ödüllü kurumsal iktisatçıların üzerinde durduğu o “kapsayıcı kurumlar” listesi gibidir:
Yetki ve Sorumluluk Dengesi: Sadrazamlık makamını saray karşısında sadece bir “emir kulu” olmaktan çıkarıp, icraatın gerçek sorumlusu ve yetkilisi kılmak istedi.
Bürokratik Liyakat: Memurların saray sadakatine göre değil, belirli bir sisteme (liyakat-ı şahsiye) göre atanmasını önerdi.
Hukuk Devleti: Mahkemelerin yeniden tanzimi ve yargının yürütmeden bağımsızlaşması için layihalar sundu.
Ancak en radikal hamlesi, anayasanın değiştirilerek Meclis-i Meb’ûsan’ın derhal yeniden toplantıya çağırılması teklifiydi. Paşa, hükümdarın yetkilerini denetleyecek bir sistem peşindeydi çünkü ona göre hürriyet, sandıktan değil, iktidarın sınırlandırılmasından ibaretti.
‘Meşveret, hükümdarın mutlak iradesine vurulan hukuki bir prangadır. Bu meclis sayesinde millet, kendi kaderi üzerinde söz sahibi olur. Bu, İslami şura’nın günümüzdeki karşılığı olan hürriyettir.”
Fakat Sultan II. Abdülhamid’in “tek elden yönetim” arzusu ile Paşa’nın “denetlenebilir sistem” vizyonu uzlaşamaz bir noktaya geldi. Paşa, teklif ettiği Meclis-i Vükelâ