Ortadoğu’yu en iyi bilen Batılı gazetecilerden biri olan Robert Fisk, özellikle 2017-2018 periyodunda The Independent’ta kaleme aldığı analizlerde, ABD-SDG ortaklığının anatomisini şu sert ve net öngörüyle çizmişti: Robert Fisk'in Kürt Kartı ve İhanet Döngüsü Tezi: *"Kürtler, Ortadoğu tarihinde kendilerine bir devlet ya da otonomi vaat eden büyük güçler (özellikle Anglo-Amerikan aksı) tarafından kaçıncı kez ihanete uğradıklarının çetelesini tutmayı sürekli unutuyorlar. Washington’ın SDG’yi ağır silahlarla donatması ve onlara 'stratejik ortak' muamelesi yapması tamamen taktiksel bir illüzyondur. ABD, SDG'yi kalıcı bir devlet kurması için değil, sadece DEAŞ’ı sahada ezecek ucuz ve kullanışlı bir 'piyade gücü' (hired foot soldiers) olarak konumluyor. Bu ortaklığın bir son kullanma tarihi var: DEAŞ kartı masadan kalktığında ya da Washington'ın bölgedeki büyük bütçeli jeopolitik çıkarları (İran veya Rusya dengesi) yön değiştirdiğinde, Amerikalılar bir gece yarısı üslerini boşaltıp arkalarına bakmadan gidecekler. İşte o gün SDG, elindeki ağır silahlarla birlikte Şam nizamı, Ankara ve bölgesel dinamiklerin arasında tamamen yalnız kalacak."* Bu Öngörünün Makro-Matematikteki Karşılığı Fisk’in öngörüsü, metinde bahsettiğimiz "Dinamik Enstrümantasyon" kanununun sahadaki en somut delilidir. Küresel hegemonya için ideolojiler, kimlikler ya da vaatler yoktur; sadece o faza ait maliyet/fayda dengesi vardır. 1975'te Cezayir Anlaşması'yla Şah ve ABD tarafından bir gecede Saddam'ın kucağına bırakılan Molla Mustafa Barzani... 1999'da bölge denklemi değişince Kenya'da paketlenip uçakla teslim edilen Abdullah Öcalan... Ve nihayet 2025-2026 periyodunda, Suriye'de rejim çökerken ve harita yeniden çizilirken Washington'ın "ortaklığın zemini kalmadı" diyerek bir kenara ittiği SDG... Fisk,
Tarih
İleti fotoğrafında yer alan paragraf Devlet-i Aliyye - Tagayyür ve Fesâd (1603-1656) kitabının 147. sayfasında yer almaktadır. Osmanlı klasik orta doğu-islam devletlerinde de olan her kesimin kendi işiyle uğraşmasını devletin nizamı ve bakîliği için önemli görmektedir. Yani sosyal mobiliazsyon-sosyal geçişgenlik devletin arzuladığı bir şey değildir. Çiftçilik yapan halk sadece çiftçi olmalı, askerlik yapan sadece askerlik yapmalı. Çiftçilik yapan halkın tüccar olmasına veya askerlerin tüccar olmasına devlet iyi gözle bakmaz. Çünkü devlet-vergi düzeni ve nizam bozulur. Tüccarlıkla uğraşan asker savaşa gitmek istemez(17.yy'da yeniçeriler sefer çağrısı yapıldığında dükkanlarını kapatıp savaşa gitmek istemediler. Yeniçerilerin yeniçeri statüsüyle sahip olduğu vergi muafiyeti de esnaflar arasında haksız rekabeti de doğuruyordu) , ticaretle uğraşan köylü-çiftçinin malını ucuza iç piyasaya değil daha dış pazara satması iç pazardaki fiyatların da artmasına sebep olabilirdi. Fiskalizmin(her yıl hazineye girmesi gereken vergi) de bu ekonomik-sosyal geçişgenliklerden olumsuz etkilenmesiyle devlet çöküşe geçmektedir.
Tarih
Reklam
Alfabe bir araçtır; asıl olan akıl, göz ve kalptir. Bizler bugün Latin harfleriyle yazıp çizsek bile; zihnimizi Selçuklu’nun geometrisiyle, Osmanlı’nın derin hukuku ve devlet ahlakıyla, dilimizi ise köklerin zenginliğiyle besleyebiliriz. ​Kendi işimizde, evimizde ve hayat tarzımızda o "bütüncül nizamı" ve dürüstlüğü rehber edindiğimizde, kâinatı yeniden doğru okumaya başlamış oluruz.
1000Kitap
TUNUSLU HAYREDDİN PAŞA VE BİTMEYEN SANCIMIZ - 7 (SON)
BÂBIÂLİ’DE SON KAVGA Hayreddin Paşa’nın Aralık 1878 - Temmuz 1879 tarihleri arasındaki sekiz aylık sadareti, can çekişen bir imparatorluğun son büyük “sistem restorasyonu” denemesidir. Paşa, İstanbul’a geldiğinde elinde sadece Tunus’un tozlu hatıraları değil, Akvemü’l-Mesâlik ile formüle ettiği o katı gerçeklik vardı: Devlet, şahısların dehasıyla değil, kurumların sağlamlığıyla ayakta kalır. Sadrazamlık görevine gelir gelmez Osmanlı-Rus Savaşı’nın ve Berlin Antlaşması’nın kangrenleşmiş meseleleriyle, Mısır Hidivi İsmail Paşa’nın azliyle ve maliye buhranıyla boğuşurken; asıl savaşını devletin köhnemiş “mimarisini” değiştirmek için verdi. Paşa’nın ajandası, bugün Nobel ödüllü kurumsal iktisatçıların üzerinde durduğu o “kapsayıcı kurumlar” listesi gibidir: Yetki ve Sorumluluk Dengesi: Sadrazamlık makamını saray karşısında sadece bir “emir kulu” olmaktan çıkarıp, icraatın gerçek sorumlusu ve yetkilisi kılmak istedi. Bürokratik Liyakat: Memurların saray sadakatine göre değil, belirli bir sisteme (liyakat-ı şahsiye) göre atanmasını önerdi. Hukuk Devleti: Mahkemelerin yeniden tanzimi ve yargının yürütmeden bağımsızlaşması için layihalar sundu. Ancak en radikal hamlesi, anayasanın değiştirilerek Meclis-i Meb’ûsan’ın derhal yeniden toplantıya çağırılması teklifiydi. Paşa, hükümdarın yetkilerini denetleyecek bir sistem peşindeydi çünkü ona göre hürriyet, sandıktan değil, iktidarın sınırlandırılmasından ibaretti. ‘Meşveret, hükümdarın mutlak iradesine vurulan hukuki bir prangadır. Bu meclis sayesinde millet, kendi kaderi üzerinde söz sahibi olur. Bu, İslami şura’nın günümüzdeki karşılığı olan hürriyettir.” Fakat Sultan II. Abdülhamid’in “tek elden yönetim” arzusu ile Paşa’nın “denetlenebilir sistem” vizyonu uzlaşamaz bir noktaya geldi. Paşa, teklif ettiği Meclis-i Vükelâ
Tarih
Fikri ve Ahlaki Devrime Neden İhtiyacımız Var?
🧠“İnsanlar nizamı yıkmak istiyor” nidaları ile sokakları inleten Arap protestoları gösterdi ki, adalet arayışının her geçen gün arttığı, yolsuzlukların had safhaya ulaştığı, doğruluk, dürüstlük gibi değerlerin artık sadece retorikte kaldığı ortamlarda ahlaki ve fikri devrimlere duyulan istek eskilerden daha fazladır. Bu yazı daha önce ahlak ve fikir üzerine yapılmış çalışmaların üzerine yeni şeyler eklemiyor, böyle bir iddiası da yok. Fakat halihazırda var olan sorunların ve özellikle can yakıcı Arap Baharı tecrübelerinin, fikir ve ahlak harmonisi ile aşılacağı vurgusunu tekrarladığı ve bu alanda bir farkındalık oluşturmak istediği kesin. Muhtevayı ise Cezayirli mütefekkir Malek Bennabi’nin, “medeniyetleri zengin yapan onların sahip olduğu nesnelerin niceliklerinin toplamı değil; ancak düşünce ve fikirlerinin sayısıdır” mucibince oluşturuyor ve Mağripli feylesof Taha Abdurrahman’ın ahlak projesi ile de bunu destekliyor. Tunus’un 11’inci Cumhurbaşkanı Moncef Marzouki tarafından kaleme alınan iki yazıdan esinlenerek derlenen bu düşünce yazısı, konuyu iç içe geçmiş iki perspektiften (fikir ve ahlak) ele alarak, Arap Baharı düzleminde uzun soluklu ve ciddi efor isteyen bir yol haritası ortaya çıkarmayı amaçlıyor. Bu hususta edilmiş bütün kelamların, uzun ve hararetli tartışmaların ardından bütün toplumlara ciddi merhaleler ile geldiği unutulmamalı ki artık kışa döndüğü söylenen; fakat görece nihayetlenmemiş Arap hareketlenmeleri bunun en güzel örneklerinden birini teşkil etmektedir. Ahlaka Dair __Moncef Marzouki “Muhtaç olduğumuz ahlaki devrim” adlı yazısında hasta, hemşire ve doktor örneğinden bahsederek sırasıyla disiplin, merhamet ve mesleki etik yoksa bütün düzenin çatlayacağına değinir. Yine bu minvalde, Malek Bennabi de bireylerin toplumu
Makale|Yazı
Türklerin İslamiyeti kabulünden itibaren, devletin ve milletin bekasını "Hak rızası" üzerine kurması, adalet ve nizamı ilahi bir görev olarak görmesi. Nizamülmülk’ün Siyasetname’sinde veya Selçuklu ve Osmanlı devlet felsefesinde sıkça vurgulandığı gibi; güç, ancak adaleti tesis etmek ve zulmü engellemek için meşrudur.
1000Kitap
Reklam
Reklam