Ortaçağın dış pazara mal göndermeyen kasaba ve küçük şehir ekonomisi, Osmanlı esnaf teşkilâtını ve etik koşullarını belirlemiştir. Küçük şehirde, yerel mal üretiminin şehir ihtiyacına göre ayarlanması gerekirdi. Talep sınırlıdır, bu nedenle fazla üretim fiyatın düşmesine ve esnafın zarara uğramasına yol açar. Noksan üretim ise, fiyatın fazla artışına neden olur ve tüketicinin zararınadır. Bu nedenle şehrin nüfusuna göre üretimin ayarlanması gereklidir. İşte bu koşullar, kasabada esnaf teşkilatının temel ekonomik sistemini belirler. Ortaçağ esnaf teşkilâtında her sınıf mal üreticisinin sayısı, yani üretimi şehrin nüfusuna göre ayarlanmıştır. Meselâ, Beypazarı'nda 10 fırın ustasına izin verilmişken, İstanbul'da 150 ustaya izin verilmiştir. Talep arttığı zaman kenar mahallelerde koltuk denilen kaçak ustalar ortaya çıkar. Bu kaçakları yasaklamak için esnaf devlete başvurur. Esnaf ustaları, esnafın seçiminden sonra pâdişah beratıyla onaylanırdı. Devlet, genellikle beratlı esnafı desteklerdi. Böylece esnafla devlet arasında gittikçe kuvvetlenen sıkı bir işbirliği ortaya çıktı. Osmanlı'dan önce bu işlevi, şehirde esnafın lideri olan güçlü zengin ahî babalar yerine getirirlerdi. Öbür yandan mal kalitesini koruma, esnafın çırak-kalfa-usta nizamı, imtihanlarla sağlanırdı. İç-örgüt böylece, devlet kontrolü dışında idi. Osmanlı döneminde devlet, ihtisab kanûnları ile mal kalitesini belirlemiş ve pazarda muhtesip teftişi ile kontrolünü artırmıştır. Bununla beraber esnaf kendi iç nizamlarını oldukça korumuştur; her esnaf kendi usta ve idarecilerini kendisi seçerdi. Seçimden sonra kethüdâ, yiğit-başı, pâdişah beratı aldıktan ve devlet bürolarında saklı defterlere kaydolunduktan sonra loncada gerçek otorite ve yetki sahibi olurdu.
Sayfa 41 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Fatih görüyor ki devletin sonsuza kadar yaşaması için bir vergi vermek zorundadır. Bu “Kan Vergisi”ni kim ve recekti. Halk mı? Hanedan mı? “Elbette bu kan vergisini sadık ve masum halk ödeyemezdi; o halde ödeyecek olan hanedandı. Devletin nizâmı için bunlar kardeş bile olsalar yok edilecekti. Eğer bu hanedan, gerçek bir devlet yarat mak, bir iktidara sahip olmak istiyorsa, adaletin gereğini, ilk önce kendi nefsinde uygulamalıdır. OsmanlIlar, bunu başarmışlar, hanedan sorumlularını kurban etmeyi, yasa haline koymuşlardır.
Haklı olduğu halde faydasız kalan şikâyetlerim, idarî müesseselerimizin ahmaklığına karşı ruhumda bir isyan tohumu bıraktı; o müesseler ki, aslında bütün nizamı altüst eden ve devlet murakabesini zayıfın ezilmesi, kuvvetlinin zorbalığı yolunda kullanan bilmem hangi sözde-nizam adına halkın gerçek menfaatlerini ve öz adaleti kurban edegelmiştir.
"Bugün Türkiye'yi yönetenler, Atatürk'ün ölümünde gençlik yaşında olanlardır. Bırakalım şimdi, sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerindeki egemenliğini, bugün, bir kuşak açıkça bir başka kuşaktan bitmez tükenmez bir siyasal kinin öcünü alıyor. Ülkenin, bağımsızlıktan, özgürlükten, emekten yana olan genç kuşaklan bugün kendilerinden önceki kuşakların acımasız ellerindedir.
Düşman askeri gibi sokak ortalarında vurulanlar... Bunlar bizim gençlerimizdir. Gencecik yaşlarında idam sehpalarına çekilenler... Bunlar bizim gençlerimizdir. Cezaevi hücrelerine kilitlediklerimiz... Bunlar bizim gençlerimizdir. Devlet kapılarından kovulan, iş verilmeyenler.,. Bunlar bizim gençlerimizdir.
Kendi evlatlarını, kendi çocuklarını, "nizamı âlem" için boğmaya, onların kanlarını içmeye susamış olanlar, hangi cumhuriyetin hoyrat mirasçıları olduklarını hiç düşündüler mi?"
Türk devlet geleneğinin temelinde ahlak, adalet ve birlik esastı. Türkler, Orta Asya'dan bu devlet anlayışıyla ve idari-yönetsel gelenekleriyle Anadolu'ya geldi. Bu nedenle Melikşah'tan Fatih'e Selçuklu ve Osmanlı, şeriatı aşan bir hukuk nizamı geliştirdi
Kendi müesseselerini öteki sosyal müesseselerden de, insan ruhundan da ayrı müstakil ve mücerret bir kıymetler nizamı sanan hukukçular, siyasi hürriyeti psikolojik hürriyetten ayrı düşünüp sadece fertle devlet arasındaki münasebet çerçevesi içinde hapsetmekle suni bir tecrit yapmışlardır. İnsanın siyasi hürriyeti ne iktisadi ne de ruhi hürriyetinden ayrı düşünülebilir. Hürriyet problemi tek bir bütündür. Parçalanmaz. Hürriyetin şahsiyetle münasebetini aramayan hukukçu, yalnız fertle devlet arasındaki münasebet planında kalınca, aptalla zekiye, bilgisizle âlime, görgüsüzle görgülüye aynı rey hakkını tanımak zorunda kalır.