Milliyetçilik yalnızca bir çağı sevmek değildir, Ne yalnız Göktürk'tür gönlümdeki iz. Hun'dan Selçuklu'ya, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e, Türk'ün kurduğu her devlet bizimdir. Birini yüceltip diğerini unutmak değil, Tarihin her sayfasına aynı saygıyla bakmaktır. Çünkü milliyetçilik; Türk milletinin bütün mirasına sahip çıkmaktır. 🇹🇷
VÂRİDÂT: NOKTALAMALAR..
Ünlü haftalık haber dergisi NOKTA... 1 Nisan 1990 tarihli sayısı... Kapağında benim portrem; içinde benimle ve Ak-Doğuş’u çıkaranlarla yapılan mülakat... Ben şöyle demişim de bir kayma olmuş, kesintilerden dolayı şurası müphem kalmış da burası bilmem ne olmuş, konuşma dili yazı diline geçirilirken biraz öyle olmuş da filân yeri böyle olmuş... Bütün bunların tashihi bir yana, aynen veriyorum: “Demokrasi bir teamül rejimidir... 3. Dünya ülkelerinde demokrasi olmuyor, olmaz da... Çünkü demokrasiyi doğuran şartlar vardır. Meselâ dünyanın hiçbir yerinde Batı’daki kadar fert hürriyeti karşısında bu kadar tedirginlik yoktur. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde de insanlar Batı’daki kadar çile çekmemiştir... (...) Ama hiçbir rejim de kendisini yıkıcı hiçbir şeye müsaade etmez... Ölçü budur...” Bu cümleler, Ak-Doğuş adlı bir İslâmî grubun “Kumandanı” Salih Mirzabeyoğlu’na ait. Kanunî bir yayın organına da sahip olan Ak-Doğuş’cular, şeriat düzenini getirmek için silâhlı mücadele gerektiği fikrini savunuyorlar. Ve komutanları Mirzabeyoğlu da, Nokta’nın “Seçim yoluyla demokratik kanallardan geçerek iktidara gelmek mümkün değil mi?” sorusuna yukarıdaki cevabı veriyor... Hafta içinde yapılan bir dizi operasyon sonucu silâhlı sağ terör ve şeriat örgütleri, kamuoyunun odak noktası hâline gelmişti. Bu hafta Nokta’nın kapak sayfalarında yer alan Ak-Doğuş grubu da, Şeriat düzenini getirmek için silâhlı mücadelenin şart olduğunu vurguluyorlar ama şimdilik hiçbir silâhlı eyleme karışmadıklarını söylüyorlar. Mirzabeyoğlu ve grubun liderlerinin görüşlerine sayfalarımızda yer verirken “gizli bir terör örgütünü ortaya çıkarmak veya afişe etmek” mantığıyla hareket etmedik. Amacımız, İslâmî devleti silâhlı mücadele yoluyla kurmaktan başka bir çare görmeyen bir grubun düşünce tarzını, bakış
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu
Reklam
Yeni Bir “Diriliş” Mümkün mü?
💼Bütün dünyanın “uygarlık krizi” yaşadığı bir dönemde, insanlık “yeni bir yol” arayışıyla karşı karşıyadır. Sezai Karakoç’a göre bu yeni yolun mimarı “diriliş insanı” ve ondan peyda olacak nesil “diriliş nesli”, o eşsiz neslin kuracağı toplum “diriliş toplumu” ve ortaya koyacağı uygarlık da “diriliş uygarlığı” olacaktır. Türkiye’de İslami oluşum, yapılanma ve hareketlerin fikir cephesi daha çok edebiyat üzerinden yürümüştür. Değişik mecralarda yayımlanan yazılar, yazılan şiirler, basılan kitaplar, çıkan dergi ve gazeteler bir tohumlama vazifesi görmüş ve yeni kuşakların filizlenmemesine katkı sağlamıştır. Daha çok da çıkarılan dergiler bir dönem “Ocak” vazifesi görmüştür. Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’su, Nurettin Topçu’nun Hareket’i, Sezai Karakoç’un Diriliş’i, Nuri Pakdil’in Edebiyat’ı bu dergilerin bir kısmıdır. Öyle ki bazı oluşum ve hareketler bu isim ve dergilerle anılır olmuşlardır. Bu çerçevede zaman zaman yurdun değişik yerlerinde verilen konferans ve buluşmalar ise gençlerin bilinçlenmesine katkı sağlamıştır. 1970-1980’li yıllarda bu isim ve dergiler çevresinde kartopu gibi gelişip boy atan akımlar, oluşumlar, hareketler ve yer yer siyasi yapılanmalar 2000’li yıllara gelindiğinde artık toplumun, devletin beslenme damarları haline gelmişlerdir. __Geriye dönüp baktığımızda ise bu edebi ve fikri yayınların-oluşumların ekseriyetle kendi döneminin koşullarına göre bir gelişim gösterdiklerini görürüz. Bu nedenle söz konusu şahıs, yayın ve fikirleri değerlendirirken kendi dönemlerinin iklimini göz ardı etmemek gerekir. Bu tür yazar, şair, edebiyatçı ve fikir insanlarının ortak yönü; edebiyat, şiir ve sanatlarını yaşadıkları dönemin ihtiyaçlarına göre kullanmış olmalarıdır. Yine bu şahsiyetlerin hepsinde bir dert, dava bilinci vardır ve insanlık adına
Makale|Yazı
DEVLET DEDİĞİN... ( MANİFESTO )
Devlet Dediğin, Halkının Dilini, Dinini, Kültürünü ve Tarihini Korumakla Yetinmez, Onları Geleceğe Taşır. ✍️ Devlet Dediğin, Birlik ve Beraberliği Zorla Değil, Adalet ve Eşitlikle Sağlar. ✍️ Devlet Dediğin, Zayıfı Korur, Güçlüyü Adaletle Dengeler ve Hiçbirini Ezmez. ✍️ Devlet Dediğin, Adaletin Terazisini Ne Para Ne Güç Ne de Siyasetle Eğip Bükmez. ✍️ Devlet Dediğin, Güçlüye Yaslanmaz Güçlüye Direnir, Zayıfı Yüceltir. ✍️ Devlet Dediğin, Milli Servetine Gözü Gibi Bakar, İsrafı Önler, Gelecek Nesillere Miras Bırakır. ✍️ Devlet Dediğin, Halkını Yaşatır, Aç Bırakmaz, Açlığa Mahkûm Etmez. ✍️ Devlet Dediğin, Halkına Zulmetmez, Aksine Zulme Karşı Kalkan Olur. ✍️ Devlet Dediğin, İlkelerinden Asla Taviz Vermez, Kanunlarını ( İnsani ) Kutsal Bilir. ✍️ Devlet Dediğin, Gelecek Nesiller İçin Umut İnşa Eder, Karanlık Değil Aydınlık Bir Yarın Bırakır. ✍️ Devlet Dediğin, Savaşta Güç ve Cesaret, Barışta Merhamet ve İnsaf Olur. ✍️ Devlet Dediğin, Halkının Ekmeğini Çoğaltır, Sofrasını Bereketlendirir, İşini ve Aşını Korur. ✍️ Devlet Dediğin, İnsanını Yalnızca Vatandaş Değil, Kardeş ve Evladı Gibi Görür. ✍️ ( Ana Gibi Şefkatli Olmalı ) Devlet Dediğin, Bilgiye ve Eğitime Yatırım Yapar, Cehaleti Yenmek İçin Gece Gündüz Çalışır. ✍️ Devlet Dediğin, Şefkati, Vicdanı, Merhameti Kanunla Birleştirir, Şefkati Adaletle Taçlandırır. ✍️ ( Babasının Oğlu Olsa Bile Kimseye İltimas Geçmez / Geçmemeli )
Duygu ve Düşünce

♛hakan♞kutlu♛

@hakankutluu
·
Devlet dediğin, insanı rahat bırakır.
Delidolu Kitap·Kitabı okudu
Alıntı
Çanakkale Bilinci:
Japon Heyetinin "Hiroşima Formülü"nden İbret Alma Bu şuurun inşasında, tarihin travmatik kırılma noktalarını doğru okumak ve bu okumadan bir beka bilinci damıtmak gereklidir. Türkiye'nin küresel güç olma iradesinin dayandığı bu beka bilincinin formülünü ve Çocuklarda “millî şuur” oluşturma çabasını, ironik bir şekilde, Başbakan Turgut Özal döneminde Türk yetkililere, Japonya'dan gelen bir heyet, kendi "Hiroşima Formülü" üzerinden şöyle açıklamıştır: Japon heyeti, çocuklara millî şuur aşılamak için uyguladıkları yöntemde; Çocuklara ilkokul çağına bile gelmeden bazı ‘şok testler’ uyguladıklarını, önce uçak hızındaki trenler ve ileri teknoloji tesisleri gibi unsurlarla bir "gelişmişlik şoku" yaşattıklarını, ardından onları, dehşeti gözleriyle görüp yaşadıkları, bomba atıldığından beri hiçbir bitkinin yetişmediği Hiroşima’ya götürdüklerini belirtmişlerdir. Bu iki şokun ardından gençlere, “Eğer siz yeteri kadar çalışmaz, diğer devletleri geçmezseniz, vatanınız işte böyle bombalanır,” mesajını verdiklerini ifade etmişlerdir. Türk yetkililerin, “İyi ama bizim Hiroşima’mız, Nagazaki’miz yok ki” demesi üzerine Japonlar, tarihi tecrübe laboratuvarını işaret ederek şöyle konuşmuşlardır: “Ama Çanakkale’niz var! Çanakkale, bizimkilerden (Hiroşima ve Nagazaki) çok daha çarpıcı bir örnektir. O bölge, çocuklarınıza ve gençlerinize millî şuur ulaştırmak için tam bir laboratuvar. Öğrencileri kafileler halinde Çanakkale’ye götürüp gezdirin ve ikiyüz elli bin Şehidinizin hikâyesini anlatın. Yeterince çalışmazlarsa, başlarına bugün de benzer şeylerin gelebileceğini söyleyin.” Japon heyetinin önerdiği bu yaklaşım, Türk Devlet Aklı için "Çanakkale Bilinci" olarak tercüme edilmiştir. Bu bilinç eksenindeki kültürel ve sosyal yenilenme, gençleri "kökü mazide olan ati" (gelecek)
18 Mart Çanakkale Zaferi
ŞÎÎLER HZ. EBÛ BEKİR ve HZ. ÖMER’E (r.a.) LANET OKURLAR MI? İmâmiyye Şîası’nın en muteber hadis/rivayet kaynaklarında Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (Allah onlardan razı olsun) hakkında çok sayıda hakaret, sövgü ve hatta irtidat ve küfür isnadı bulunur. Buna bağlı olarak da her ikisine ağız dolusu lanetler okunur. Onlarca örneğinden sadece iki tanesini dikkatlerinize ve iz’ânınıza arz edeyim: Şîa’nın dört temel hadis kitabının birinci sırasında bulunan Küleynî’nin (ö. 329/941) el-Kâfî’sinde beşinci imam Muhammed el-Bâkır’ın (ö. 114/733) ağzından şu sözler nakledilir: “Allah’a yeminle söylüyorum ki, bizden ölen her bir kişi, kesinlikle o ikisine derin öfke duyarak öldü. Bugün hayatta olan her birimiz de o ikisine ancak intikam duygularını besleyen büyük bir öfkeyle doludur. Onlara karşı böyle bir tavır içinde olmayı, büyüğümüz küçüğümüze vasiyet eder. Bil ki, o ikisi bizim hakkımızı elimizden alarak zulmetmişlerdir. Devlet hazinesinden bize yapılması gereken ödemelere engel olmuşlardır. İslâm tarihinde boğazımızı ilk sıkan ve üzerimize, set dinlemez taşkın bir sel gibi ilk gelenler de bu ikisi olmuştur. Bu durum, imamımız ortaya çıkıp bizim hakkımızı savunan konuşuncaya kadar sürecektir.” Bu sözlerinin ardından Muhammed el-Bâkır şöyle devam eder: “Allah’a yemin ederim ki, (mehdî) imamımız kâim olup hakkımızı savunanımız konuşunca o ikisinin gerçek yüzü ortaya çıkacak; görünenin aksine gizli kalan yönleri anlaşılacak. Vallahi biz Ehl-i beytin başına gelen her belanın, aleyhimize verilen her kararın ilk sorumluları bu ikisidir ve bu yolu ilk açanlar da onlardır. İşte bu sebeple Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti bu ikisinin üzerine olsun.” (el-Kâfî, 8/245): واللهِ ما أسست من بليّة ولا قَضيّة تجري علينا أهلَ البيت إلّا هما اسسها أوّلها فعليهما لعنةُ الله
1000Kitap
Reklam
Reklam