Neoliberalizmin Kısa Tarihi: Özgürlüğün Maskesi, Eşitsizliğin Estetiği
Neoliberalizm, yalnızca bir ekonomik model değil, çağın ahlaki dili haline geldi. David Harvey, Neoliberalizmin Kısa Tarihi kitabında bu dili çözmeye girişiyor: Özgürlük, piyasa, birey, girişim… Hepsi kulağa masum geliyor; ta ki bu kelimelerin hangi bedeller karşılığında “doğal” kabul edildiğini fark edene kadar.
Harvey’e göre neoliberalizm, kapitalizmin krizlerine bir cevap gibi görünse de aslında bir karşı devrimdir. 1970’lerdeki ekonomik tıkanıklığın ardından, sermayenin yeniden merkezileşmesi için yeni bir ideolojik zemin gerekir: “devletin küçülmesi” söylemi altında, devletin sermaye lehine yeniden örgütlenmesi. Bu yüzden neoliberalizm, “devletsiz piyasa” değil, “piyasayı koruyan devlet”tir.
Özgürlük Söylemi ve Yeni İtaat Biçimleri
Neoliberalizmin temel vaadi özgürlüktür — ama bu özgürlük, yalnızca mülkiyeti olanlar için geçerlidir. Hayek ve Friedman gibi düşünürlerin öncülük ettiği Mont Pelerin Cemiyeti, “medeniyetin çöküşü”ne karşı bireysel özgürlüğü savunduğunu ilan eder. Oysa Harvey’in altını çizdiği nokta nettir: Bu özgürlük tanımı, toplumsal eşitliği değil, servetin korunmasını hedefler.
Neoliberal özgürlük, kamusal alanın tasfiyesiyle başlar. Sağlık, eğitim, barınma gibi temel hizmetler “piyasa rekabetine” açıldıkça, yurttaş yerini müşteriye bırakır. Böylece politik özne değil, tüketici kimliği öne çıkar.
Harvey’in ifadesiyle neoliberalizm, “rızanın üretimiyle” işler. Gramsci’nin hegemonya kavramını çağrıştıran bu mekanizma, baskıdan çok ikna ile çalışır: İnsanlar sömürülmeye değil, başarı hikâyelerine inanarak katılır. “Kendi hayatının girişimcisi ol” çağrısı, yeni bir itaat biçimidir. Çünkü başarısızlık artık toplumsal değil, bireysel bir suçtur.
Krizin Estetiği: Sermayenin