Hükümetler geçicidir, devletin sermaye birikim modeli ise kalıcıdır. Seçim kazanarak hükümeti domine eden siyasi yapılar, devletin bütününe hakim olduklarını zannederler. Oysa tarih defalarca göstermiştir ki; yargı, emniyet, istihbarat ve mali bürokrasiden oluşan o köklü "müesses nizam", kendi bekasını ve korumakla yükümlü olduğu ekonomik düzeni hükümetlerin popülist dalgalarına feda etmez. Bir siyasi parti ne kadar radikal söylemlerle gelirse gelsin, günün sonunda devlet çarkının dönmesi ve uluslararası finans kapitalle entegrasyonun sürmesi için o "sermaye sınıfı" ile uzlaşmak, hatta onun koruyuculuğunu üstlenmek zorunda kalır. Koç meselesinde MHP’nin aldığı o refleksif siper pozisyonu, tam olarak hükümet üstü bir devlet aklının, sistemin ana kolonunu koruma güdüsüdür. "Milli ve yerli ekonomi" retoriği, bu topraklarda yeni bir icat değildir. Temeli İttihat ve Terakki’nin 1913 sonrası uyguladığı "Milli İktisat" politikalarına dayanır. O günden bugüne değişen tek şey, sermayenin el değiştirdiği elitlerin adıdır. Gayrimüslim sermayenin tasfiyesiyle başlayan süreç, Cumhuriyet döneminde bürokrasinin eliyle büyütülen "İstanbul Burjuvazisi"ni yaratmıştır. Sonraki dönemlerde ise sağ-muhafazakar veya sağ-Kemalist iktidarlar, kendi "Anadolu Sermayesi"ni ya da "havuz" medyasını/müteahhitlerini fonlamak için aynı mekanizmayı kullanmıştır. Burada amaç hiçbir zaman servetin halk tabanına yayılması veya demokratik bir refah toplumu yaratılması olmamıştır. Amaç; devletin bekasını garanti altına alacak, devlete sadık ve devletten beslenen seçkin bir zümrenin (kompradorların) rotasyonla tahkim edilmesidir. Bu devasa sermaye transferleri ve elitlerin zenginleşme yarışı sürerken, halk bu nimetlerden sistemik olarak dışlanır. Geniş kitlelerin bu sömürüyü fark edip isyan etmesini
1000Kitap
BEDİÜZZAMAN'IN BAHTI ve ŞEYH BEDREDDİN...
Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar'ın Şeyh Bedreddin isimli eseri "İyi ki okudum!" dediğim eserlerden oldu. Zîra hazret hakkında kulaktan dolma bilgilerden fazlasına sahip değildim. Kitabı okuduğumda ise kulağıma dolanların çoğunun lâf-ü güzâf olduğunu öğrendim. Bu yazdığıma belki en çok sol görüşlü arkadaşlar şaşıracaklar ama yapacak bir şey yok: Nazım Hikmet'in destanında yansıttığı Şeyh Bedreddin ile hakiki Şeyh Bedreddin arasında hiçbir ilgi olmadığını gördüm. Hattâ hakiki Şeyh Bedreddin Sünnîlikte öyle kavi bir duruşa sahip ki, bu duruş, bugünün soft hocalarına bile "yobaz" diyenler için epey sarsıcı olacaktır. Ahmed Güner Hoca'nın alıntıladığı bir-iki fıkhî görüşüne yer vererek misallendirelim: "Her kim herhangi bir peygamberi bir şekilde ayıplayıp ya da peygamberlerin sünnetlerinden bir sünnete razı olmazsa kâfir olur. (...) "Hazreti Peygamber şu şeyi çok severdi" meselâ "kabağı" denilse, bir kişi de "Ben onu sevmem!" dese, kâfir olur." Kitaptaki bu tarz alıntıları okuduğunuzda yazar gibi şöyle demekten kendinizi alamıyorsunuz: "Şeyh ehl-i sünnet bir Müslümandır." Hem kitabın hüneri sadece bundan ibaret de değil. Yazar, evvel telif edilmiş araştırmaları da, yine bizzat Şeyh Bedreddin'in eserleri üzerinden, sigaya çekiyor. Olabilir. Hepsine katılmayabilirsiniz. (Benim de "acaba" dediğim hususlar oldu.) Lâkin genel fotoğrafa da karşı koyamazsınız. O fotoğrafta görünen de şudur: **Sosyalistlerin bayraklaştırdığı Şeyh Bedreddin ile hakiki Şeyh Bedreddin'in hiçbir alâkası yok. Hatta Şeyh Bedreddin'i sembolleştirme fikri ilk olarak sosyalistlerin değil liberallerin aklına gelmiş. Mizancı Murad Bey onu II. Meşrutiyet yıllarında serbestî rüzgârına "gelenek" olarak seçmiş. Zâten genel olarak Şeyh'e dair çarpıtmalar da ithal ideolojilerin tutunabilmek için kendilerine bir
Şeyh Bedreddin
Reklam
Türkiye’de sermaye sınıfı batıdaki örneklerinin aksine devletten bağımsız, tabandan gelen bir süreçle burjuvalaşmamıştır. Tam tersine, bizzat devletin korumacı politikaları, tahsisleri ve imtiyazlarıyla var edilmiştir. Bu tarihsel yapı, devleti sadece hukuki bir üst merci değil, ekonomik kaynakların ve zenginliğin dağıtıldığı en büyük mekanizma haline getirir. Dolayısıyla bu sistemde siyasi güç, kamusal hizmet üretmenin ötesinde ekonomik ve bürokratik kaynakların yeniden bölüşüldüğü bir araç olarak görülür. Gücü eline geçiren her siyasi elit, kendi varlığını güvence altına almak ve kendi toplumsal tabanını tahkim etmek için devleti bütünüyle kontrol etme (devleti ele geçirme) dürtüsüyle hareket eder. Bu durum, her iktidar değişiminde kaçınılmaz olarak devasa bir sermaye transferini de beraberinde getirir. Ulus devlet yapısının bu döngüdeki payı ise çoğulculuğu iktisadi ve sosyolojik düzeyde düzleştirmek olmuştur. Bu model doğası gereği kültürel, hukuki ve toplumsal bir homojenlik (tek tipleşme) talep eder. İmparatorluk bakiyesi olan bu coğrafyada ulus devlet inşa süreci, merkezi otoriteyi korumak adına yerel dinamikleri, özerk odakları ve bağımsız sivil yapıları yapısal birer güvenlik tehdidi olarak kodlamıştır. Siyasal alan o kadar daraltılmış ve güvenlikçi bir zırhla kaplanmıştır ki, toplumun kendi içinden organik, bağımsız ve demokratik sorumluluk üstlenebilecek sivil inisiyatiflerin çıkması yapısal olarak engellenmiştir. Devletin hem en büyük işveren, hem en büyük cezalandırıcı, hem de en büyük sermaye dağıtıcısı olduğu bir düzende; sivil toplum ya devletin kaynaklarından pay kapma yarışına girerek sisteme entegre olur ya da bütünüyle sindirilir. "Sorumluluk alacak lider veya toplum yoksunluğu" aslında toplumsal bir tembellikten değil, bireyin ve sivil odakların
1000Kitap
Türkiye’de medyanın hiçbir zaman tam anlamıyla "dördüncü kuvvet" olamayışının temelinde, gazeteciliğin bir kamu hizmetinden ziyade, büyük sermayenin devletle olan işlerini yürütmek için kullandığı bir "kalkan ve mızrak" haline gelmesi yatıyor. ​Bu süreci tarihsel kırılmalarla analiz edersek: ​1. 12 Mart ve "Sermayenin Medyaya Girişi" ​1971 muhtırası öncesinde medya, daha çok "gazeteci kökenli" ailelerin (Simaviler, Karacanlar gibi) elindeydi. Ancak 12 Mart ile birlikte yükselen sol dalganın bastırılması ve devletin ekonomideki korumacı rolü, büyük sermaye gruplarının (holdinglerin) medyayı bir güç alanı olarak keşfetmesine neden oldu. Zenginlerin medyayı satın alması, gazeteciliğin kâr odaklı ve devletle uyumlu bir yapıya evrilmesinin ilk adımıydı. ​2. 12 Eylül: Katalizör ve Kurumsallaşma "Katalizör" olarak nitelediğimiz 12 Eylül, bu süreci geri dönülemez bir noktaya taşıdı. Darbe rejimi, sendikal hakları tırpanlayarak ve sansürü bir yönetim biçimi haline getirerek medyanın direncini kırdı. ​Babıali’den İkitelli’ye Taşınma: Bu sadece coğrafi bir yer değişikliği değil, bir zihniyet dönüşümüydü. Medya, entelektüel merkezinden kopup plazalara, yani holding merkezlerine taşındı. ​İhale Gazeteciliği: 1980 sonrası neoliberal dönüşümle birlikte, medya patronları aynı zamanda banka sahibi, enerji yatırımcısı ve inşaat devleri haline geldi. Devletten ihale alan bir patronun gazetesinin, devleti veya iktidarı denetlemesi eşyanın tabiatına aykırı bir hal aldı. ​3. Tekelleşme ve "Plaza Gazeteciliği" ​90’lı yıllara gelindiğinde medya, artık iki veya üç büyük grubun elinde toplandı. Bu tekelleşme: ​Çapraz Mülkiyet: Bir patronun hem gazete, hem televizyon, hem dağıtım ağı, hem de banka sahibi olması. ​Haberin Metalaşması: Gazetecilik başarısının değil, holding çıkarlarının
1000Kitap
DÜŞÜNÜYORUM Düşünüyorum. Düşünüyorsun Düşünüyor, Düşünüyoruz Düşünüyorsunuz. Düşünüyorlar Allah'ım  Bu bir rüya olsa gerek  Bu kadar düşünenin Bir arada olması demek Düşünmek demek Okumak demek Feraset sahibi olmak Vicdanlı olmak Ahlaklı olmak Devletten hep alınmaz ya Biraz da devlete verilir demek Atatürk'ü, Tarihi, insanlığı Yunusu Mevlana'yı  Edeb Ali' yi Sevmek ve anlamak demek Kısacası düşünmek Azizim Adam olabilmek İnsan olabilmek  O'na hakiki anlamda Kul olabilmektir KK
şiirin başlığında "meçhul asker anıtı" deyimiyle oynanmıştır. devlet için ölen adsız yurttaşın yerine devlet yüzünden ölen öğrenci geçer. " buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında " gömütlerde genellikle kullanılan ak mermerin yerini kara mermer alır. okura, kamuya güçlü bir sesleniş işitilir bu dizede. "kara" sıfatı, yapılan çağrıyı ürkütücü kılar; aynı zamanda daha çekici. " bir teneffüs daha yaşasaydı " günlük konuşma ve mantık düzeninde "bir ders daha yaşasaydı" denmesi beklenirken dersin tam karşıtı 'teneffüs' karşımıza çıkar, soluk alma şeklinde. dersin boğucu havası vurgulanır böylece. çocukların doğasına bu tür dersten çok teneffüsün uygun düştüğü de imlenir. " tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür devlet dersinde öldürülmüştür " eğitimi yöneten devlet; çocukları yetiştirmek, yaşamla bütünleştirmek yerine yanlış işler yaparak onları ölümle sonuçlanabilen açmazlara itmektedir. üçüncü dize, devletin bu eğitim dizgesinin doğaya aykırılığını anlatır. ece ayhan şiirinde "devlet" ve "tabiat" birbirine karşıt görünür. ancak devlete karşıt olan ya da devletin karşı olduğu asıl doğadır. bir de insanların algıladıkları, çocuklara belletmeye çalıştıkları doğa vardır. okullarda "tabiat" dersinde bu doğa gösterilir. ( ece ayhan ilkokuldayken bir idam cezasının infazını seyretmeye götürüldüklerini birkaç kez anlatmıştır yapıtlarında. 1987'de "tabiat bilgisi ya da ne bileyim işte yurttaşlık bilgisi dersinin bir uygulaması için filan." der. sınıfın bu bilimsel(!) gezisinde en önde yavrukurtların yürüdüklerini de vurgulayacaktır. ) "devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu: maveraünnehir nereye dökülür?" yanlış bir soru yöneltilecektir sınıfa. herhalde içinde nehir sözü geçiyor diye nereye döküldüğünü sorarlar maveraünnehirin. bilgi verecek
Reklam
Reklam