Türkiye’de medyanın hiçbir zaman tam anlamıyla "dördüncü kuvvet" olamayışının temelinde, gazeteciliğin bir kamu hizmetinden ziyade, büyük sermayenin devletle olan işlerini yürütmek için kullandığı bir "kalkan ve mızrak" haline gelmesi yatıyor.
Bu süreci tarihsel kırılmalarla analiz edersek:
1. 12 Mart ve "Sermayenin Medyaya Girişi"
1971 muhtırası öncesinde medya, daha çok "gazeteci kökenli" ailelerin (Simaviler, Karacanlar gibi) elindeydi. Ancak 12 Mart ile birlikte yükselen sol dalganın bastırılması ve devletin ekonomideki korumacı rolü, büyük sermaye gruplarının (holdinglerin) medyayı bir güç alanı olarak keşfetmesine neden oldu. Zenginlerin medyayı satın alması, gazeteciliğin kâr odaklı ve devletle uyumlu bir yapıya evrilmesinin ilk adımıydı.
2. 12 Eylül: Katalizör ve Kurumsallaşma
"Katalizör" olarak nitelediğimiz 12 Eylül, bu süreci geri dönülemez bir noktaya taşıdı. Darbe rejimi, sendikal hakları tırpanlayarak ve sansürü bir yönetim biçimi haline getirerek medyanın direncini kırdı.
Babıali’den İkitelli’ye Taşınma:
Bu sadece coğrafi bir yer değişikliği değil, bir zihniyet dönüşümüydü. Medya, entelektüel merkezinden kopup plazalara, yani holding merkezlerine taşındı.
İhale Gazeteciliği:
1980 sonrası neoliberal dönüşümle birlikte, medya patronları aynı zamanda banka sahibi, enerji yatırımcısı ve inşaat devleri haline geldi. Devletten ihale alan bir patronun gazetesinin, devleti veya iktidarı denetlemesi eşyanın tabiatına aykırı bir hal aldı.
3. Tekelleşme ve "Plaza Gazeteciliği"
90’lı yıllara gelindiğinde medya, artık iki veya üç büyük grubun elinde toplandı. Bu tekelleşme:
Çapraz Mülkiyet:
Bir patronun hem gazete, hem televizyon, hem dağıtım ağı, hem de banka sahibi olması.
Haberin Metalaşması:
Gazetecilik başarısının değil, holding çıkarlarının