Hindistan’ın Surat kasabasında bir kahvehane vardı, dünyanın her tarafından yabancıların, seyyahların uğradığı ve hasbihale daldığı.
Günün birinde bilgin Acemin biri uğradı buraya. İlahiyatçıydı. Ömrünün çoğunu Tanrının doğasını anlamaya ve bu konuyla ilgili kitaplar okumaya harcamıştı. Öylesine çok tefekkür etmiş, okumuş ve yazmıştı ki Tanrı ile ilgili, eninde sonunda aklını kaçırmış, şaşkınlığa düşmüş ve hatta Tanrı inancı yok olmuştu. Bunu işiten Şah, adamı Acem ülkesinden kovmuştu.
Tüm yaşamı boyunca ana nedeni -yaratılışa dair ilk sebebi- tartıştıktan sonra zihni düğümlenen bu bahtsız kelamcı, aklını yitirdiğinin bilincinde değildi, evreni sevk ve idare eden üstün bir akıl olmadığını düşünmeye başlamıştı.
Adamın onu nereye giderse gitsin takip eden Afrikalı bir kölesi vardı. Kahvehaneye girdiğinde köle dışarda kaldı, güneşin üzerinde parıldamakta olduğu bir kayaya oturdu ve etrafında vızıldayan sinekleri kovmaya başladı. Acem, kahvehanedeki bir divana yerleşti, bir kase afyon sipariş etti. Afyonu içip beyninin işleyişini hızlandırdığında açık kapının arasından kölesine seslendi.
“Söyle bana sefil kölem” dedi “sence bir Tanrı var mı yok mu?” “Elbette var” dedi köle ve hemen kuşağının altından küçük ahşap bir idol çıkardı.
“İşte” dedi, “beni doğumumdan bugüne koruyan Tanrı. Memleketimdeki herkes tapıncak ağacına iman eder, bu tanrı o ağaçtan yapılmıştır.”
İlahiyatçı ve kölesi arasındaki bu lakırdı kahvehanenin diğer müşterileri tarafından şaşkınlıkla dinleniyordu. Efendinin sorusuna son derece şaşırmışlar, kölenin cevabını daha da hayrete mucip bulmuşlardı.
Onların arasından biri, bir Brahmacı, işitince kölenin söylediklerini, döndü ona ve dedi ki:
“Sefil aptal! Tanrının bir kişinin kuşağı altında taşınabileceğine inanıyor musun? Yalnızca bir Tanrı var, o da