1. Tarihin gerçek gelişimi farklı bir mantık izler: Özgürlüğün kapsamı, evrim geçiren bir insan kavramı tarafından değil, mevcut üretici güçler tarafından belirlenir. Elbette gerçekte olan şey, insanların her seferinde kendi insan ideallerinin değil, mevcut üretici güçlerin dikte ettiği ve izin verdiği ölçüde kendileri için özgürlük kazanmasıydı. Ancak şimdiye kadar gerçekleştirilen tüm özgürleşmeler kısıtlı üretici güçlere dayanıyordu." Marx, üretici güçler evrensel kurtuluş için yeterince olgunlaşana kadar tüm kurtuluşun sınırlı kurtuluş olduğunu ilan eder. Ancak fiili üretim güçleri hiçbir zaman evrensel tatmine yönelik değildir ve bu nedenle kalkınma araçlarını kontrol edenler ve ihtiyaçlarını karşılayabilenler ile etmeyenler arasında bir sınıf ayrımı ortaya çıkar. Bu bölünme, devrimcileştirilene kadar her sınıflı topluma özgüdür: Bu üretici güçlerin sağlayabildiği üretim toplumun tamamı için yetersizdi ve ancak bazılarının ihtiyaçlarını diğerlerinin zararına karşılaması durumunda gelişmeyi mümkün kılıyordu ve bu nedenle bazıları -azınlık gelişme tekelini elde ederken, diğerleri -çoğunluk- en temel ihtiyaçlarını karşılamak için sürekli mücadele etmek zorunda kaldıklarından, şimdilik (yani yeni devrimci üretici güçler yaratılana kadar) herhangi bir gelişmenin dışında bırakıldılar. Bu sınıf ayrımı, insan ve insanlık dışı arasındaki ayrımın gerçek kaynağıdır; bu kategorizasyon tözsel değil, sıfatsaldır ve yalnızca her bir sınıfın nasıl geliştiğini tanımlar. Ezilenler insanlık dışı bir şekilde hayatta kalırken, egemen sınıf insanlık dışı bir şekilde gelişir: • Dolayısıyla, toplum şimdiye kadar hep bir karşıtlık çerçevesinde gelişmiştir antikçağda özgür insanlar ve köleler arasındaki karşıtlık, ortaçağda soylular ve serfler arasındaki karşıtlık, modern zamanlarda
Sayfa 59·Kitabı okuyor
Felsefe-Düşünce
Marx için kendi devrimci projesinin iflasına neden olabilecek “lümpen proletarya" kategorisi, bizzat Stirner'in Biricik figüründe yankılanmaktadır. Lümpen ya da Biricik, sınıfların tarihsel dizilişini, parlak geleceğin temelini oluşturan o şemayı tehdit ediyordu. Lakin ileride bu habis çatlaktan dünyanın lanetlileri çıkacaktı. Ve Peter Sloterdijk'in Kinik Aklın Eleştirisi kitabında Stirner'in yapıtının içerdiği skandalın manasını yakaladığı yer de belki burasıdır: "Gelecekten söz eden herkes aldatmak istiyor”"dur. Marksist teori, teorinin öznesini tekamülün işlevi olarak düşünerek, aslında kendisine epeyce sert bir tahakküm vaat etmiştir. Özşeyleşme yoluyla tarih üzerinde hâkimiyet kurabileceğine inanmış, kendisini sözde geleceğin aracı hâline getirerek, geleceği kendi aracı yapabileceğini sanmıştır. Belki de Sloterdijk'in ironik önermesiyle “sadece son derece gelişmiş bir bilinç kendini bu şekilde kandırabilir”
Sayfa 27·Kitabı okuyor
Felsefe-Düşünce
Reklam
SALİH – (Kolları iki yana uzanmış, başında koskocaman bir kan dalgası, heceleye heceleye) Sülün Ahmet’le Semra geldi mi? Demin adresinizi vermiştim. YUSUF – (Gayet tatlı) Niçin gelecek onlar? SALİH – Ne iyi etmişim gelin dediğime!... Şahit olurlar, avize kaza eseri olarak başıma düştü ve ben öldüm! MACİDE – Siz ölmiyeceksiniz! SALİH – Ben ölmesem siz yaşayabilir misiniz? (Yusuf’a bakar) Yusuf! YUSUF – (Hararetli) Efendim! SALİH – Sen avukatsın! Ceketimin sağ cebinde sigorta kâğıtları var. Onlara bak! YUSUF – Ne olacak? SALİH – Ben yüz bin liraya sigortalıyım.
Hayata Dair
bu adam devrimci mi
"Benim adım Beş Beter. Denizden geldim, ta Gezgin Şehir'den. Tanrınız bir Hiç olmamı istedi, Hiç oldum. Sorgulamadım, itaat ettim çünkü size inandım. Ama bu yaptığınız saçmalık. Neden gidio gerçek suçluyu bulmak yerine bir sürü masum insanı cezalandırıyorsunuz?" (...) "Çünkü ben öyle emrediyorum," dedi muhafızbaşı. Besbelli bu herkes için yeterli bir yanıttı. Beş Beter gözlerini kıstı ve "Kanıt olmadan, öylece," diye devam etti. Gözleri bir bir meydanda dikilen insanların üzerinde gezindi ama kimse oğlanın bakışlarına karşılık vermedi. "Belki de sen yaptın. Çenen düşük olduğuna göre belki de suçlu sensindir ve böylece yakayı ele verdin," dedi Homay. Adamın kalın ensesi tekrardan kızarmaya başlamıştı. Dante, Beş Beter'in hiddetini durduğu yerden bile görebiliyordu. Yine de oğlan kendini kontrol etmeyi başararak keyifsizce gülümsedi. "Henüz Hiç olmaktan bıkacak kadar vaktim olmadı efendim. Tek istediğim makul bir açıklama duymaktı. Biz esaret altında mıyız ki hiçbirimizi dinlemiyorsunuz?" diye sordu. Ancak Homay yeterince duymuştu. Kükremeyi andıran sesiyle konuştuğunda sabrının sonunda olduğu belli oluyordu. "Yeter! Madem çok asilsin herkesin kurbanını da sen yersin." Beş Beter sakınmadığı bir hınçla sesini yükseltti. "Sadece soru sordum diye mi? Hiçlerin konuşması yasak mı? Kendini savunması, fikrini söylemesi suç mu?"
Sayfa 215·Kitabı okuyor
Devrimci entelektüellerin görevi, “bu kitle halindeki siyasetçinin” (yani halkın) “görüşlerini derlemek, gözden geçirip işlemek ve bunları alıp hayata geçirecek olan kitlelere yeniden iletmektir.” Yaklaşık olarak aynı dönemlerde İtalyan komünist Antonio Gramsci’nin hapishane hücresinde olgunlaştırma olarak adlandırdığı şey buydu; kitlelerin görüşlerini ortak duyu olarak alıp felsefe düzeyine gelinceye kadar olgunlaştırmak. Entelektüeller, duvar gazeteleri ve broşürler aracılığıyla, devrimci grupların tiyatro oyunları ve şarkıları aracılığıyla, popüler felsefeyi kitlelere geri taşıyacaktı. Mao, “yazarlar ve sanatçılar böylesi günlük olguları toplar, bunların içindeki çelişkileri ve çekişmeleri örnekler ve kitleleri uyandıran, coşkulandıran ve birleşip çevrelerini dönüştürmeleri için harekete geçiren işler üretir,” diye yazıyordu.
Alıntı
"Bence 1923'te yaptığımız, yarım kalmış bir Milli Demokratik Devrim'di. Atatürk'ün dehası, büyük devlet adamlığı sayesinde bir hayli yol kat ettiysek de onun ölümüyle, henüz tamamlanamamış devrimci sürecin önü kesildi. 1946'dan bu yana mütemadiyen geri sayıyoruz. Bir başka deyişle, karşıdevrim alan kazanıyor. Adnan Menderes'in açtığı ABD'nin uydusu olma yolu, Süleyman Demirel tarafından büyük bir hızla koşuluyor. Ülkeden silah zoruyla kovulan emperyalizme, işbirlikçiler tarafından göbekten bağlı hale getirildik. Tam tarifini yapacak olursak, yarı sömürge bir ülke durumundayız. 1960 İhtilali'yle bunun önüne kısmen geçildi ama Amerikancılar iktidarı devralır almaz büyük bir pişkinlikle kaldıkları yerden rollerini oynamayı sürdürdüler. Bugünse, ihtilalin bütün kazanımlarını yok sayıyorlar. Bu nedenle bizim yapmamız gereken Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün 1923'te başlattığı Büyük Devrim'i yerli yerine oturtmak, bıraktığı yerden sürdürmek ve bir daha geri dönülmesine olanak vermeyecek şekilde kökleştirmek. Türkiye'nin önündeki adım Milli Demokratik Devrim'i tamamlamak olmalı."
Reklam
Reklam