Kurucu Miras, Kalıcı Yapı: CHP ve Türk Siyasetinin Döngüselliği Üzerine Bir Deneme I. Servetin Kaynağı, Yapının Şifresi CHP'nin bugünkü mali gücünün kökenlerine bakmak, sıradan bir kurumsal tarih meselesi değildir. Mübadele'den kalan gayrimenkuller, İttihat ve Terakki'den intikal eden varlıklar, 1942 Varlık Vergisi ile gerçekleşen sermaye transferi ve dönemin kişisel hibeleri—bunların hepsi, partiyi sıradan bir siyasi organizasyondan ayıran bir mirası temsil eder. Bu miras, salt maddi bir zenginlik birikimi değil, "devlet" ile "parti" arasındaki sınırın neredeyse hiç çizilmediği bir kuruluş döneminin izidir. Bu yazının iddiası şudur: söz konusu tarihsel-ekonomik temel, partinin bugünkü siyasi davranışını—iktidar olma konusundaki isteksizliğini, statükoyla kurduğu ilişkiyi ve sistem içindeki konumlanışını—büyük ölçüde açıklayan bir yapısal kod oluşturur. II. Kurucu İrade ile Ekonomik Gücün Kaynaşması Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında parti ile devlet, kavramsal olarak ayrı şeyler değildi. Bu nedenle, dönemin büyük iktisadi hamleleri—Mübadele ile boşalan mülklerin tasfiyesi, Varlık Vergisi yoluyla gerçekleşen sermaye el değiştirmesi—resmî söylemde "millî bir ekonomi" inşa etme hedefine bağlanıyordu. Ancak bu sürecin pratik sonucu, siyasi erk ile ekonomik gücün birbirine geçmesi oldu. Bu kaynaşma, partiyi yalnızca bir siyasi aktör olmaktan çıkarıp, Cumhuriyet'in kurucu iradesinin "maddi temsilcisi" konumuna taşıdı. Buradan, partinin neden bugün "devleti yönetme" arzusundan ziyade "devleti koruma" refleksiyle hareket ettiğine dair bir açıklama çıkar: seçimle gelen, geçici bir iktidar olma fikri, kendisini "kurucu" bir özne olarak konumlandıran bir yapı için yapısal bir çatışma kaynağıdır. III. İktidardan Kaçış Değil, Merkezde Kalma Tercihi Eğer bir partinin temelinde
1000Kitap
Eğer hukuk, şeffaflık ve liyakat kavramları, bizzat bu yapının bir parçası haline gelmişse, o zaman bu kavramları "panzehir" olarak kullanmak imkansızdır. Hukuk, şeffaflık ve liyakat, bir sistemin "sağlıklı" çalışması için vardır. Ancak bu kavramlar, sistemin meşruiyetini sağlayan birer dekor haline geldiğinde, onları "değişim" için kullanmaya çalışan herkes, sistemin kendi hukuki (veya bürokratik) ağlarına takılır. Şeffaflık yasası çıkarılır, ancak bu yasayı denetleyecek kurumun başına yine sistemin bir parçası atanır. Hukuk, sistemi düzeltmek için değil, sistemi "hukuki kılıflarla korumak" için kullanılır. Bu yüzden içeriden bir "hukuk devrimi" beklemek, bir avcının kendi tuzağını kendine kurmasını beklemek gibidir. Bu yapı sistemin ta kendisi. Bir bilgisayarın işletim sistemini, aynı işletim sisteminin içindeki bir komutla tamamen silip yeniden kuramazsınız. Sistem, "format" komutunu çalıştırmadan önce kendini korumaya (sandbox moduna) alır. Bu yapının içinden bir "düzeltme" çıkmamasının sebebi; sistemin, kendi varlığını tehlikeye atacak her türlü liyakatli veya şeffaf girişimi "yabancı madde" olarak algılayıp dışarı atmasıdır. Peki, bu yapı sonsuza kadar mı sürer? Burada biyolojik bir yasa devreye girer: "Uzmanlaşmış (veya aşırı uyumlu) türler, çevresel değişim çok hızlı olduğunda yok olurlar." Bu yapılar, "statükoyu koruma" ve "kendi iç kliklerini besleme" konusunda o kadar uzmanlaşmışlardır ki, küresel dünyanın getirdiği radikal değişimlere (teknolojik devrimler, çip savaşları, kuantum tehditleri) yanıt veremezler. Sistem, kendi "besin kaynağını" (ülke kaynaklarını) o kadar hoyratça tüketir ki, bir noktada "konakçı" (Türkiye'nin reel ekonomisi ve toplumsal yapısı) çöker. Bu durumda "hamam böceği" de ölecektir. Ancak bu bir "iyileşme" değil, sistemin kendi
Felsefe
Reklam
Yıkmak kolay enkazı kurtarıp yapmak zordur.
Gustave Le Bon; “Devrimler çoğu zaman yıkmayı vaat ettikleri şeylerden daha kötü kurumlar yaratırlar.”
Alıntı
"NAFAKA KALDIRILDI AĞLAYIN FEMİNİSTLER"
​Başlıktan da anladığınız gibi; büyük bir erkek zaferi ve kadın mağlubiyeti! Erkekler mutlu, kadınlar öfkeli... İşte iki cinsiyet sosyal medyada tekrardan vahşice kavga ederken, ıskalanan devasa bir gerçek var: Asıl suçlu ne nafakayı suistimal eden kadınlar ne de o "mağdur" erkekler. Asıl suçlu, sistemin ta kendisidir. Size yardım eli uzatıyor gibi görünenler, aslında sizi o yardıma muhtaç bırakanlardır. Gerçek, gölgelerin arasında gizlenirken; kitleler sosyal medyada bir "feminist cadı avının" peşine düştü. Lakin... ​Lakin asıl dikkat edilmesi gereken konu, evliliğe giden süreçte devletin kapladığı o devasa yerdir. Evlilik cüzdanları, harç bedelleri, vergiler ve zorunlu yasal bildirimler... Devlet, iki insanın hayatını birleştirme sürecinde hem maddi hem de zamansal olarak sizden ciddi bir kazanç sağlar. Devletin resmi izni dahi olmadan evlilik yasal olarak kabul edilmiyorken; yani evlenene kadar ki süreçte devlet her daim ensemizdeyken, boşanma anı geldiğinde o devasa aygıt bir anda ortadan kayboluyor! Tüm sorumluluk erkeğin omzuna yığılırken, tüm ceza ve güvensizlik ise kadına yükleniyor. ​Oysa devletin varlığını sağlayan—ister askeri güç, ister ekonomik refah, isterse bilimsel çalışmalar olsun—yegane bir unsur vardır: Nüfus ve o nüfusun kalitesi. İşte bu nüfusu ve toplumsal sürekliliği sağlayan birey, devlet için son derece mühim olmak zorundadır. Devlet, vatandaşına kaliteli eğitim, iş imkanı ve mutlak güvenlik tesis etmekle yükümlüyken; boşanan kadına bunları sağlamakta aciz kalması ile onu nafakaya muhtaç bırakıyor. Eğer bir sistem, boşanan kadına güvenceli bir iş imkanı, faizsiz girişim kredisi ve çocuk parası gibi hem maddi hem de psikolojik destek mekanizmaları sağlayabilseydi; birçok kadın nafakayı umursamadan kendi kaderini yazacak gücü ve cesareti kendinde
Kadın
Fikri ve Ahlaki Devrime Neden İhtiyacımız Var?
🧠“İnsanlar nizamı yıkmak istiyor” nidaları ile sokakları inleten Arap protestoları gösterdi ki, adalet arayışının her geçen gün arttığı, yolsuzlukların had safhaya ulaştığı, doğruluk, dürüstlük gibi değerlerin artık sadece retorikte kaldığı ortamlarda ahlaki ve fikri devrimlere duyulan istek eskilerden daha fazladır. Bu yazı daha önce ahlak ve fikir üzerine yapılmış çalışmaların üzerine yeni şeyler eklemiyor, böyle bir iddiası da yok. Fakat halihazırda var olan sorunların ve özellikle can yakıcı Arap Baharı tecrübelerinin, fikir ve ahlak harmonisi ile aşılacağı vurgusunu tekrarladığı ve bu alanda bir farkındalık oluşturmak istediği kesin. Muhtevayı ise Cezayirli mütefekkir Malek Bennabi’nin, “medeniyetleri zengin yapan onların sahip olduğu nesnelerin niceliklerinin toplamı değil; ancak düşünce ve fikirlerinin sayısıdır” mucibince oluşturuyor ve Mağripli feylesof Taha Abdurrahman’ın ahlak projesi ile de bunu destekliyor. Tunus’un 11’inci Cumhurbaşkanı Moncef Marzouki tarafından kaleme alınan iki yazıdan esinlenerek derlenen bu düşünce yazısı, konuyu iç içe geçmiş iki perspektiften (fikir ve ahlak) ele alarak, Arap Baharı düzleminde uzun soluklu ve ciddi efor isteyen bir yol haritası ortaya çıkarmayı amaçlıyor. Bu hususta edilmiş bütün kelamların, uzun ve hararetli tartışmaların ardından bütün toplumlara ciddi merhaleler ile geldiği unutulmamalı ki artık kışa döndüğü söylenen; fakat görece nihayetlenmemiş Arap hareketlenmeleri bunun en güzel örneklerinden birini teşkil etmektedir. Ahlaka Dair __Moncef Marzouki “Muhtaç olduğumuz ahlaki devrim” adlı yazısında hasta, hemşire ve doktor örneğinden bahsederek sırasıyla disiplin, merhamet ve mesleki etik yoksa bütün düzenin çatlayacağına değinir. Yine bu minvalde, Malek Bennabi de bireylerin toplumu
Makale|Yazı
Hayvan Çiftliği kitabını tekrar tekrar okudukça şunu daha iyi anlarız: Özgürlük ve eşitlik için çıkılan yolda, güç zamanla eşitliğin önüne geçebilir. Adil bir düzen arayışı, gücün denetlenmediği noktada amacından sapar. Devrimler, denetimsiz bırakılan iktidarın etkisiyle zamanla zalimleşebilir ve bir zamanlar karşı çıktıkları düzenin benzerine dönüşebilir.Denetimsiz güç aslında benzer çarkın devamıda diyebiliriz.
Reklam
Reklam