Haklılıktan Dikkate: Sorumluluk, Körlük ve İnsanlık Hali Üzerine Bir Deneme Modern siyasal ve ahlâkî düşüncenin büyük bölümü adalet, özgürlük, eşitlik, haklar veya ilerleme gibi kavramlar etrafında şekillenmiştir. Bu kavramlar insanlığın ortak tecrübesini anlamlandırmak için güçlü araçlar sunmuş olsa da aynı zamanda yeni körlükler de üretmiştir. İnsan çoğu zaman yalnızca çıkarlarının değil, haklılıklarının da tutsağıdır. Tarih boyunca ideolojiler, dinler, uluslar, sınıflar ve hatta evrensel değerler adına yürütülen mücadelelerin ortak özelliği, kendilerini haklı görürken yarattıkları körlükleri fark etmekte zorlanmalarıdır. Bu nedenle temel soru artık yalnızca “Ne doğrudur?” değildir. Daha derindeki soru şudur: Haklı olduğumu düşündüğüm için neyi göremiyorum? Bu soru bizi adalet teorilerinden insanlık haline, ilkelerden ilişkilere ve kesinlik arayışından dikkat sorumluluğuna doğru götürür. Haklılığın Körlüğü İnsan yanlışlarından olduğu kadar haklılıklarından da etkilenir. Yanlış yaptığımızda savunmaya geçeriz; haklı olduğumuzu düşündüğümüzde ise sorgulamayı bırakırız. Bu nedenle tarihsel felaketlerin önemli bir kısmı kötülükten değil, doğruluğundan emin olmuş insanların körlüğünden doğmuştur. Her haklılık bir bakış açısı sunar; fakat aynı zamanda bir görüş alanı da oluşturur. Görüş alanı ise zorunlu olarak bir kör nokta üretir. Dolayısıyla ahlâkî mesele yalnızca doğruyu savunmak değildir. Kişi kendi doğrularının ürettiği görünmezliklerden de sorumludur. Muafiyet Arayışı İnsan zihninin en güçlü eğilimlerinden biri muafiyet arayışıdır. Bazen tarih adına konuşuruz ve sorumluluğu tarihe bırakırız. Bazen piyasa adına konuşuruz ve sorumluluğu mekanizmalara bırakırız. Bazen millet, din, devrim, ilerleme veya insanlık adına konuşuruz ve kendi payımızı görünmez
Felsefe
Boşver! İnsanlar genel olarak zaten bir avuç pisliğin teki.
Bazen düşünüyorum. Bazı insanlar güzel ama bakımsız olduğumu söylüyorlar. Bunu söyleyenler yakınlarım veya arkadaş eskiden olduğum kişilerdi. Öte yandan da güzelsin diyip sonra benim dış görünüşümü eleştiren erkekler vardı. Kimi erkek ve kadınlar bana "tipe bak!" dedi. Küçük kız kardeşim benim gibi görünmek istemediğini söyledi. Mantıksal olarak bakarsam rasyonel bu beni genel olarak insanlar gözünde çirkin yapıyor. Neden pek arkadaşım hayatım boyunca az olduğunu da açıklıyor. Neden 5 tane erkek arkadaşım olduğunu ve hepsinin gerçekten sevmeyip kullanmaya çalıştığını fark ettiğimi ve benim de bu yüzden onları neden kullandığımı açıklıyor. O halde yapılacak en doğru karar erkekler konusunda daha dikkatli seçim yapmak ve gerekiyorsa benim gibi düşünen birini bulmak cinsiyeti fark etmeksizin. Ya da yapayalnız olmaya alışmak. Arkadaş da benimle görüş ve davranış olarak uymuyorsa sırf yalnızım diye yapmamak. Sonra hakaretler ediyorum ve suçlanıyorum. Sinir olmamak elde değil ki...
1000Kitap
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
30 MAYIS 1924 - Fikriye Hanım'ın Ankara'da intiharı. Ve Mustafa Kemal'in kendisi için yazdığı şiiri: "İçsem de bir kadeh hayat iksirinden, zamansız ayrıldım, bilinsin Fikriye’den. Bıkmadım ki doyayım o narin ellerinden, Ümmid-i aşkım saracak seni, cefakâr teninden." Fikriye Hanım, Münih'ten İstanbul'a döndükten sonra, Atatürk'ün Ankara'ya gelmesine izin vermemesi üzerine kısa bir süre İstanbul'da kalmış, daha sonra Gelibolu'ya giderek, eskiden tanıdığı bir ailenin evinde bir sene kadar misafir edilmiştir. Ancak 1924 yılı mayısının sonlarında, başkasına ait bir nüfus cüzdanını kullanarak Gelibolu'dan İstanbul'a, oradan da Ankara'ya gelmeyi başarmış, 30 Mayıs günü Atatürk'le görüşmek üzere Çankaya'ya gitmişti. Köşke varışında bu arzusunun yerine getirilemeyeceği kendisine söylenildiği zaman, geri dönmek üzere -beklemekte olan- payton'a binmiş, payton'da, yanında taşıdığı tabanca ile intihar etmiştir. Fikriye Hanım’ın intiharı Latife Hanım biz gençlere diyor ki: “ATATÜRK, MİLLETİNİ ÇOK AMA PEK ÇOK SEVİYORDU. HAYATINI TÜRK MİLLETİNE ADAMIŞTI. SEVİLMEYİ DE AYNI DERECEDE İSTİYORDU. SİZ GENÇLER, O’NU SEVMEK, O’NU SEVDİRMEK İÇİN MÜTEMADİYEN O’NDAN BAHSEDİNİZ, O’NA DAİR YAZINIZ.” FİKRİYE HANIM’IN İNTİHARINI ATATÜRK’ÜN ENİŞTESİ MUSTAFA MECDİ BEY’İN HATIRATINDAN DİNLEYECEĞİZ: —“ Benim bildiğim ve gördüğüme göre, ATATÜRK ‘ün şahsi sebeplerde en çok üzüldüğü, müteessir olduğu olay, FİKRİYE ‘nin intihar edişidir. Bizim ailece FİKRİYE dediğimiz bu çok güzel hanım, ATATÜRK ‘ün üvey babasının erkek kardeşinin kızı olmak dolayısıyla, bilhassa ZÜBEYDE Hanım’ı sık sık ziyarete gelir, AKARETLER ‘deki evimizde günlerce misafir kalır ve bu arada MUSTAFA KEMAL PAŞA ’yı da bir ağabey gibi sever, sayar, her hizmetinde bulunurdu. Hele nikâhlanarak birlikte gittiği bir MISIR ‘lı ile harem
Günaydın
Sevdiklerimizin yanımızda olduğu günler bize sıradan gelir bazen. Aynı sofralar, aynı sohbetler, aynı yüzler… Oysa zaman geçtikçe insan, en çok bu anları özler. Marcel Proust şöyle der: “Gerçek keşif yolculuğu yeni manzaralar aramak değil, yeni gözlere sahip olmaktır.” Belki de mutluluk, hep daha fazlasını ararken fark edemediğimiz şeydir. Çünkü yıllar sonra hatırladığımız şeyler büyük başarılar değil; birlikte içilen bir çay, edilen bir sohbet, aynı masada paylaşılan bir akşam olur. Bugün sevdiklerine biraz daha dikkatli bak. Çünkü bir gün, yanında olmayı ertelediğin anlar için pişman olabilir; keşke biraz daha fazla vakit geçirseydim diyebilirsin. ❤️
Alıntı
Denge Arayışı ama pek bulamayış
Kendimi az çok bildim bileli pek dengem yoktu ama genelde aşırılık vardı. Ve bu ne olursa olsun. (: Üzülmek, sevinmek, umut, karamsarlık vs. hep en uçlarındaydım. Bir sınırdan sonrasında ise yine az halim yoktu: Hiçlik vardı. :) O yüzden arası bozulduktan sonra konuşabilen ya da yüz yüze bakabilen insanlara hep şaşırırdım açıkçası. En kötüsü: Yüz yüze gelmek zorundayken dahi onların hiçbir şey olmamış gibi davranabilmeleri. Yüzsüz olabilirler saygı duyuyorum ama ayıbı ya da hadsizliği olmuş olan insanların telafisiz nasıl hayata devam ettiği de meraklarım arasındaydı. Çünkü ben cansız zannedilen eşyalarda dahi bir telafi arayışındaydım. Ki o tarz insanlar genelde sıradan da değil, sözde bize değer verenler oluyor. Ve bir çöp gibi hatta ondan da değersiz muamele gösteriyorlardı, şaka gibi. O kadar mide bulandırıcı ve iğrenç geliyor ki yüzleri hayatımda görebileceğim en tiksinç şey gibi geliyor ve cidden yüzümü buruşturuyordum. Kendimi "dengesiz", "ayarsız" vs. diye nitelendirdiğimde sonralar da asıl sorunun "normal" olarak ele alınmışlar olduğunu gördüm. Benim vicdanım bir olumsuz yüzde veya ses tonunda dahi beni uyutmaz: Kafamı koyup gözden geçirirken belki yoğunluktan arka plana attığım şey "Şuna şöyle yaptın ve haksızdın. Düzeltmedin ki nasıl uyuyacaksın, uykunda ölüp ölmeyeceğin bile belli değilken nasıl uyuyup ertelemeyi göze alırsın? Kendine yakıştırıyor musun, Allah seni her an gözetirken bu yanlışını görmediğini mi sanıyorsun? Düzelt sonra ne yaparsan yap." şeklindeydi. Dışarıdan çok ters, dediğim dedik, umursamaz, donuk, gıcık, belki ruh hastası modumdayken dahi dikkatli olmaya çalışırdım: Belirdiğim bir standartlık durumu vardı ve yabancı olan herkese o modu yansıtırdım. Sanırım ölçüyü nadiren başardığım en güzel olaylardan biri de bu. Biraz saldırgan
Duygu ve Düşünce
ALLAHINI SEVERSEN, BENİ DE KURTAR ABİ... KERİM ÖZBEKLER GAZETECİ-YAZAR-ŞAİR GEÇEN GÜN BODRUM'DA, BİZİM MEDİKAL FİRMASININ TOPLANTISI VARDI. TOPLANTI BİTTİKTEN SONRA, FİRMANIN KİRALADIĞI 3 KATLI BİR VAPUR İLE DENİZE AÇILDIK. TÜRKİYE'NİN 81 VİLAYETİNDEN 55 KİŞİ GEMİDE İDİK, OLDUKÇA KIYIDAN UZAKLAŞMIŞTIK Kİ YÜZME BİLEN 5 KİŞİ DENİZE ATLADIK. YÜZMEYE BAŞLADIK, 50 KİŞİ İSE YÜZME BİLMİYORMUŞ. CAN YELEKLERİNİ TAKMIŞ 2 KİŞİ DAHA 5-10 DAKİKA SONRA ARKA ARKAYA SUYA ATLADI, ATLAMASI İLE ANKARA PERSONELİNDEN BİRİSİ ÇIRPINMAYA BAŞLADI. ÜSTELİK ADAM ANKARA BÖLGE MÜDÜRÜ, ENSESİNDEN YAKALAYIP DENİZE GEMİYE ÇIKARDIM. MEĞERSE YÜZME BİLMİYORMUŞ, BİZ ATLAYINCA DAYANAMAMIŞ GAZA GELİP CAN YELEĞİNİ GİYDİĞİ GİBİ DERİN SULARA ATLAMIŞ. YÜZERİM SANMIŞ, ONU GEMİYE ÇIKARDIKTAN SONRA TEKRAR YÜZMEYE BAŞLADIM. BU SEFER DE DİĞERİ İSTANBUL'LU OLAN TEMSİLCİMİZ DE VAR GÜCÜ 3-4 METRE YÜKSEKLİKTEN DENİZE ATLAMAZ MI ? ATLAMASI İLE BİRLİKTE DENİZİN 2-3 METRE DİBİNİ BOYLAYIP TEKRAR SU YÜZÜNE ÇIKAN ARKADAŞIMIZ BANA YAPIŞIP ''ALLAHINI SEVERSEN BENİ DE KURTAR ABİ.'' DİYE BAĞIRMAYA BAŞLAMAZ MI ? AKSİLİĞE BAK, O DA YÜZME BİLMİYORMUŞ. GÜÇ BELA ONU DA 3-4 KİŞİ GEMİYE ZOR ÇIKARDIK, BU ÜSTELİK BİRAZ DA ŞİŞMAN. CANIMIZ ÇIKTI, BİR DE BİZE İYİCE YAPIŞMIYOR MU ? NEREDEYSE BİZİ DE BATIRACAK, KURTULMANIN SEVİNCİ İLE ADAMCAĞIZ ''ABİ ODAM DA DEDEMİN FOTOĞRAFI VAR, SENİN RESMİNİ BÜYÜTÜP ONUN YANINA HAYATIMI KURTARAN ADAM DİYE RESMİNİ ASACAĞIM.'' DİYE ANLATTI BİLADERİM HASAN ÖZBEKLER BİRAZ ÖNCE. YAZ GELİYOR, DENİZE GİDİYOR OLABİLİRSİNİZ. YÜZME BİLMİYORSANIZ, LÜTFEN BOYUNUZUN YARISI KADAR OLAN YERLERDE VAKİT GEÇİRİN. DAHA DERİN YERLERE GİTMEYİN, DENİZDE YÜZME BİLMEYENLERİN BOĞULMALARI SADECE 1 DAKİKA SÜRER. CANKURTARAN YETİŞİNCEYE KADAR ÖLÜRSÜNÜZ, HİÇ BİR CAN KURTARAN ANINDA SİZİN YANINIZA ULAŞAMAZ. ÖZELLİKLE ÇOCUKLARLA