Köy, hiç olmadığı kadar neşeli ve canlıydı. Her hanede tatlı bir telaş vardı. Çünkü o gün Elbruz ve Sinemis’in düğünü yapılacaktı. Başta Abrek Amca olmak üzere köyün tüm erkekleri “Çerkezka”larını giymiş, tertemiz ve ağır başlı bir ölçülülükle düğüne gelmişti. Kadınlarsa, Kafkas dağlarının çiçekleri gibi rengârenkti.
Jankat, arkadaşlarıyla düğün meydanına geldiğinde gözleri hemen onu buldu. Albina’ydı gördüğü. Dal gibi zarif, yeşil gözlü, lepiska saçlı Albina… Kendine çok yakışan bir kıyafet vardı üzerinde. Belki bu düğün, Sinemis’in olmasa, gelenler Albina’yı gelin zannedeceklerdi. Kim bilir, belki Jankat’ı da, damat.
Düğün, her zamanki gibi Kafe ile başladı. Bir zaman böyle devam etti ama akordeonu çalan, fazla oyalanmadan, gençlerin de arzusuyla Şeşen’e geçti. Jankat, tüm oyunlarında, Albina ile dans etti. Oyun boyunca konuşmadılar ama onlara bakanlar, sevda gözüyle aralarında geçen konuşmaların şahidi oldular.
“Seninle oynamalıyım. Yoksa akordeonun bu güzel ezgileri boşa gider,” dedi Jankat Albina’ya içinden gelen bir sesle.
“O zaman başla! Dikkatli ol ama ben de senin kadar güzel oynarım,” dedi Albina hafifçe gülümseyerek.
Albina ve Jankat, her oyunda birbirlerine daha da yakınlaştı. Her dönüş ve her adım bir ritim; her ritim, iki kalp arasındaki aşkı anlatan belli belirsiz bir fısıltıydı.
Arada Jankat, Albina’ya sadece gözlerinin diliyle, bir şeyler fısıldadı.
“Sana bakmak, dağ rüzgârlarını yakalamaya çalışmak gibi,” dedi. Albina, gözleriyle karşılık verdi:
“Seninle adım atmak, su üstünde yürümek gibi.”
Elbruz ve Sinemis de, akordeon eşliğinde oynarken anlamışlardı, Jankat ve Albina’nın da “kendileri gibi âşık” olduklarını. Akordeon, hâlâ çalıyordu.