Bilge Karasu'nun Göçmüş Kediler Bahçesi'ni bitirdiğimde elimde net cevaplardan çok sorular kaldı. Belki de kitabın en güçlü yanı buydu. Çünkü Karasu okuruna bir şeyler öğretmeye çalışan bir yazar değil; onu düşünmeye, görmeye ve fark etmeye davet eden bir yazar.
Bu kitapta balıklar, kediler, deniz ve ağaçlar yalnızca hikâyenin bir parçası değil. Her biri insanın kendisine, yalnızlığına, değişimine ve yaşamla kurduğu ilişkiye açılan bir kapı gibi. Karasu'nun satırlarında doğa bir dekor olmaktan çıkıp yaşayan bir varlığa dönüşüyor. Belki de bu yüzden kitap boyunca kendimi sık sık durup etrafıma bakarken buldum.
Son zamanlarda en çok keyif aldığım şeylerden biri doğanın içinde olmak; ağaçları izlemek, çiçeklerin kokusunu duymak, gökyüzüne bakmak ve sessizliği dinlemek. Bu nedenle Göçmüş Kediler Bahçesi bana yabancı bir dünyanın kapısını açmaktan çok, zaten içimde filizlenmeye başlamış olan bir duyarlılığı görünür kılmış gibi geldi.
Edebi açıdan bakıldığında kitap, olaylardan çok atmosferiyle yaşayan bir eser. Kimi zaman bir masal, kimi zaman bir düş, kimi zaman da felsefi bir sorgulama gibi ilerliyor. Bu nedenle okurken "Ne oldu?" sorusundan çok "Ben burada ne hissettim?" sorusu önem kazanıyor. Kitap, anlamını her okurun kendi deneyimiyle tamamladığı metinlerden biri.
Kitabı kapattığımda aklımda kalan soru ise şu oldu:
"Yaşamı gerçekten görüyor muyuz, onu derinden hissediyormuyuz yoksa sadece yanından geçip gidiyor muyuz?"
Kimler kitabi okurken zevk alir diye sorarsanız
Hayatı fethedilecek bir yer değil de, dikkatle bakılması gereken bir gizem olarak gören okurlara, felsefe severlere hitap edebilir derim.
Göçmüş Kediler Bahçesi, size dünyaya biraz daha yavaş, biraz daha dikkatli ve biraz daha derinden bakmayı hatırlatan kitaplardan biri olacak.
Mâverdî –A‘lâmü’n-Nübüvve
Gül suyu (mâü’l-verd) işiyle iştigal eden babasının mesleğine nispetle Mâverdî ismiyle meşhur olan Ebü’l-Hasen Alî b. Muhammed b. Habîb el-Basri 364/974 yılında Basra’da dünyaya gelmiş, Mu‘tezilî Ebü’l-Kāsım es-Saymerî’den (ö. 386/996) fıkıh tahsil ederek başladığı ilk öğreniminin ardından 398/1008’de Bağdat’a geçerek 450/1058 senesinde vefat edinceye kadar orada ikamet etmiştir. Bağdat’ta birbirinden farklı mezhep ve meşrepteki hocalardan tefsir, hadis, fıkıh, fıkıh usulü ve edebiyat gibi ilmî disiplinlerde tahsilini tamamlayan Mâverdî, ilim dünyasında fıkıh, siyaset ve ahlâk felsefesi alanındaki önemli çalışmaları ile tanınmıştır. Şâfiî, mezhebinde müctehid derecesine yükselmiştir.
Kitabımız 423 sayfa olup Darun nefais yayınları tarafından Beyrutta yayınlanmıştır.
Maverdi kitabın giriş kısmında , Allah’ın insana onu diğer canlılardan ayıran anlamaya sevk eden ifade yetisi ( nutuk) ve bilmeye götüren akıl gibi iki büyük nimet verdiğini söyler. İnsan bu nimetlerle şeriatı kavrar. Fakat itaat arzusunun uyanması ve isyandan alıkoyacak bir bilincin oluşması için peygamberlerin gönderilmesine ihtiyaç olduğunu belirtmiştir. Yazar kitabı da peygamberliğin ispatı ve ona dair kuşkuları gidermek için gereksiz delillendirmeye girmeden yazdığını ifade eder. Kitap iki kısımdan oluşmaktadır, ilk kısım Peygamberlik kurumunun genel olarak ispatı ve bunun delilleri, ikinci kısım Peygamberliğin kendi içindeki farklı kısımları ve hükümleri hakkındadır.
Yazar, konu dağılımını bu şekilde kurgulamış olmakla birlikte, ele aldığı meseleleri toplamda yirmi bir başlık altında sistematik bir biçimde incelemiştir. Bunun yanı sıra, çalışmanın ikinci bölümünde yer verdiği peygamberliğin kısımları ve buna bağlı olarak ortaya çıkan farklı hükümlere ilişkin tartışmaları,
SİZE BİR SIR VERECEĞİM
Mustafa Kaya kitabına “ Bu kitapta gizlenmiş sırlar var” diyerek başlıyor. Kitabın başında yaptığı açıkmayla sizi kitaba çekmekle kalmıyor “Size bir sır vereceğim” diyerek sizin kitabı daha dikkatli okumanızı da sağlıyor. Gerçekten aşırı güzel ve akıcı bir kitaptı. Herkesin okumasını tavsiye ederim altını çizdiğim çok yer oldu. Bildiğim bilmediğim bir sürü şey vardı ve kitabı okudukça hepsiyle ilgili daha detaylı daha fazla bilgiye sahip olmak istiyorsunuz. Kitabı okudukça ben hiçbir şey bilmiyor muydum bir insan nasıl bu kadar bilgiye sahip olabilir dedim konuşmalar oldukça sanki sizde ordaymışsınız gibi hissediyorsunuz ve daha fazla konuşsun hep anlatsın ben dinleyeyim diyorsunuz ben öyle okudum. Kitapta tasavvuf ön planda gibi olsa da aslında günlük yaşamla birlikte bunu bize veriyor zaman, rüya, su ve bunların hepsini bir sırrı olduğunu okuyorsunuz. Hayatımızın içinde görüp dikkat etmediğimiz şeyler aslında ne kadar da önemli her şeye daha farkında olarak farklı bir gözle bakmaya başlıyorsunuz. Kitabımız Amerika da beş alto arkadaşın bir masada sohbetiyle başlıyor hepsi kendi çapında bir yerlere gelmiş bir şeyleri başarmış insanlar ve her cumartesi toplanıp sohbetler ediyorlar ülkelerinden ve birçok konudan bahsediyorlar. Bu toplantılara katılmayan tek kişi genellikle Tekin oluyor. Bu toplanmalarda bir de Hulusi Amca karakteri var. Hulusi amca hepsinden yaşça büyük derin tasavvufi bilgilere sahip ve onlara da güzel şeyle anlatan sırlar veren biri. Hulusi amcanın bir hocası ve bir de dostu var bu kişilerden öğrendiği bilgileri yeri geliyor ve size bir sır vereceğim diye anlatıyor ama öyle güzel şeyle anlatıyor ki hep anlatsın istiyorsunuz. Bu bilgiler doğrudan inanılan ve sorgulanmaması gereken bilgiler oluyor. Tekin’in il ortağı Hakan Hulusi
Romanın merkezinde 13 yaşındaki Conor O'Malley bulunuyor. Conor'un annesi ciddi bir hastalıkla mücadele etmekte ve bir gece, evinin yakınındaki porsuk ağacından doğan gizemli bir canavar onu ziyaret etmeye başlıyor. Ancak bu yaratık Conor'un korktuğu canavar değil, asıl korkutucu olan, Conor'un içinde sakladığı gerçekler. Canavar üç hikâye anlatacağını, ardından Conor'un da kendi gerçeğini anlatmak zorunda kalacağını söylüyor.
Kitap fantastik bir hikâye gibi görünse de aslında oldukça gerçekçi ve psikolojik bir anlatıya sahip. Ölüm ve yas gibi ağır konuları çocuk bakış açısından ama son derece dürüst bir şekilde ele alıyor. Özellikle Conor'un annesini kaybetme korkusu ve bununla başa çıkma süreci romanın merkezinde yer alıyor. Eser, insanların aynı anda hem sevgi hem öfke hem de korku hissedebileceğini gösteriyor.
Canavarın Çağrısı, teknik olarak bir gençlik romanı olsa da yetişkinler üzerinde de güçlü etki bırakan bir eser. Özellikle kayıp, hastalık ve yas süreçlerini anlamaya çalışan okuyucular için oldukça dokunaklı bir deneyim sunuyor. Duygusal yoğunluğu yüksek olduğu için çocuklara okutulması sürecinde dikkatli olmak gerekiyor.
Ayşe CanCanavarın ÇağrısıPatrick Ness
Ben kitabı şu meşhur uygulamadan dinledim. Bazı yetişkin problemleri diyorum. İş stresi, yollarda olmak dinleme yeteneğimi geliştirdi ve seslendirmede Deniz Yüce Başarır adeta döktürmüştü. Fakat roman? Hiçbiri tam olarak bir sonuca varmayan hikayelerle doluydu. Bu bir tarz meselesi. Okuyucuya da alan açma meselesi. Ama artık puanı her yüksek kitabın altında bir ensest çıkmasa mı? Türk Edebiyatı artık bize başka bir şey anlatamıyor mu? Evet gerçekten beklemiyordum bunu bekleseydim Veysel’i daha dikkatli okurdum ya da Eyüp çok anlatamadı mı kendini? Benim için tam oturmayan şeyler var. Yine de roman kötü diyemem kötü bulsam bitirmezdim ama artık bizi böyle bir ağın için koyup kötü şeyleri üzerimize salıp orada debelenmemizi izlemekten keyif aldıklarını düşünmeye başladım.