Karalamalarla dolu bir defter
Bana kendini anlatıyorsun, sanki bir insan değil de yıkılmış bir devletin son nüfus sayımısın. Bir gün köylüsün, toprağa secde eden ellerin var. Bir gün diktatör, kendi kalbine bile söz hakkı vermiyorsun. Sana güzel desem aynalara savaş açıyorsun. Çirkin desem bütün gece susuyorsun. Zeki olduğunu biliyorum. İnsan kendi canını bu kadar ustalıkla yakmayı aptallıkla başaramaz. Herkes aura peşinde koşarken sen yaralarının etrafında dolaşıyorsun. Sanki acı çekmek gizli bir asalet nişanıymış gibi. Omuzlarında taşıyorsun Yaşaman lazım. Bunu sana kaç kere söyledim bilmiyorum. Çünkü sen bazen yaşamamayı düşünürken bile hayatın ortasında duruyorsun. Bir bebek ağlaması duyunca dönüp bakıyorsun,sinirden yaşlı bir köylü görünce üzülüyorsun, kırık bir ağacı görünce susuyorsun. Ölmek isteyen dünyanın ayrıntılarını böyle sevmez. Kalp damarlarında dolaşan şey kan değil senin, itiraz. Bu yüzden yoruluyorsun. Bu yüzden kimseye benzemiyorsun. Seni dinleyen herkes başka bir anlam çıkarıyor. Farklı yorumumda seni, bir mezhep oluşuyor Bir kısmı deli diyor . Bir kısmı şair. Bir kısmı kayıp. Bir kısmı kurtulmuş. Ben hiçbirine inanmıyorum. Çünkü ben seni gecenin üçünde sebepsiz yere sessizleşen yüzünden tanıyorum. Dünyayı değiştirmek ister gibi konuşup bir kediyi incitmekten korkan kalbinden. Ve sana bakınca bazen garip bir şey düşünüyorum İnsanların güç dediği şey belki de yalnızca kırılmaya devam edip taşlaşmamaktır diyorum sana Act
Şiir
Bir eşek kadar bile kafamız çalışmıyor; hep kazığı yiyen biz oluyoruz. Ama kendimizi en akıllı varlık sanıyoruz. Mucizevi bir şekilde ortaya çıkacak ve canımıza okuyacak bir diktatör bekliyoruz hep.. Sadık Hidayet
Reklam
1930’lar, kitle iletişim araçlarının (özellikle radyo ve sinemanın) altın çağına ulaştığı ve propagandanın basit bir "bilgilendirme" mekanizmasından çıkıp total bir "psikolojik ve estetik seferberlik" aracına dönüştüğü dönemdir. New Deal Amerikası, Nazi Almanyası ve Faşist İtalya, Büyük Buhran’ın yarattığı derin çaresizlik ve yabancılaşma hissini aşmak için aynı modern teknolojik altyapıyı ve benzer kitle psikolojisi yöntemlerini kullandılar. Ancak bu araçları kullanma biçimleri ve kitleye yaklaşımları arkalarındaki ideolojiyi ele veriyordu. Radyo, tarihte ilk kez bir liderin sesini aynı anda milyonların evine, yani mahrem alanına sokabilmesini sağladı. Üç rejim de bunun gücünü fark etti ama sesin tonu çok farklıydı. Franklin D. Roosevelt, "Radyo Başı Sohbetleri" (Fireside Chats) ile halkın karşısına bir diktatör gibi değil, adeta ailenin güvenilir, bilge bir ferdi gibi çıktı. Ses tonu sakin, rasyonel ve teselli ediciydi. Konuşmalarına "Dostlarım..." diyerek başlardı. Roosevelt’in radyoyu kullanışı bir "oturma odası demokrasisi"ydi; lider halkın ayağına gidiyor ve onlarla dertleşiyordu. Ancak arka planda bu durum, geleneksel parlamenter mekanizmaları (Kongre'yi) baypas ederek lider ile halk arasında doğrudan bir psikolojik bağ kuruyordu. Hitler ve Mussolini için radyo, meydanlardaki o devasa, hiyerarşik ve gürültülü ayinleri milyonların evine taşıma aracıydı. Ses tonları agresif, buyurgan ve hipnotize ediciydi. Nazi Almanyası’nda "Volksempfänger" (Halk Alıcısı) adı verilen ucuz, tek kanallı radyolar kitlesel olarak üretildi ve her eve girmesi sağlandı. Amaç bireyi evinde yalnız bırakmak değil, evindeyken bile onu sokaktaki o devasa "Millet" (Volk) okyanusunun bir parçası haline getirmek, bireysel bilinci kolektif coşku içinde eritmekti. Walter Benjamin’in faşizm için
Tarih
zübüğün günleri azalıyor...
...kendisine diktatör denildiğinde çılgına dönen zübük, bir imza ile üniversite kapatma kararı çıkartabiliyor. bu diktatörlük değil de nedir, bay zübük?... ...
Politika
Olm Kemal Kılıçdaroğlu nasıl bir diktatör amk Shsksksks hem komik hem ilginç hem de korkunç.
Reklam
Reklam