Sâmiha Ayverdi:
Dergâhların sırlanmasıyla her
iş bitmiş değildi. Dergâh demek; bir irfan ocağı ve insanın dışarıda tahsil edemeyeceği bir disiplin, bir karakter yapısı, bir mizaç formasyonu demek olduğundan dergâhlar bunu hem göz, hem de kulak yoluyla verirlerdi. Şimdi isterseniz ben dergâhımızın çizmede hiç mahâretim yoktur ama, kafanızda şöyle bir taslağını çızeyım:
Önce halîfeleri Osman Efendi: Bu zat kendilerinden yaşça çok büyük, fakat öyle bir insan ki benzeri az bulunur. Ne gibi benzeri az bulunur; bir kere hem son derece yanık yürekli, âşık, sâdık, fedâkâr, edepli ve çalışkan bir insandı. Içi içine sığmayan, son derece edepli ve son derece de vecidli. Mesnevi takrir edilirken şurada oturur, Kürsi-i Şerifin dibinde. Gene Kürsi-i Şerîf'in dibinde Mesnevî'nin hikâyelerini Gülzâr-ı Hakîkat adı altında bir kitapta toplayan ve neşreden Rahmi Efendi vardı ki Mesnevîye o derece âşinâ olduğu halde Kendileri'nin Mesnevî takrîri esnâsında adam bir tespih böceği hâline gelirdi. Böyle iki kat olur, büzülür, yuvarlanır öyle dinlerdi. Sonra Mesnevihanlar gelirdi. Mesnevîhanlar bilhassa Mesnevî takririni dinlemeye gelirlerdi. O zamanlar Mesnevîhanlık bir ilimdi. Mesnevîhâneler vardı yâni Mesnevi takririni öğreten dershâneler. Bu Mesnevîhânelerden mezun olmuş, icâzet almış kimseler Kendileri'nin Mesnevị şerhini dinlemeye gelirler. Onlardan bir tânesi ismini maalesef unuttum "Gidin, gidin" demiş,
"Bizim okuttuğumuz Mesnevî nedir? Gidin de Ken'an Bey'in okuttuğu Mesnevîyi, onun takrîrini dinleyin." Sonra gene bir Mevlevi şeyhi misâfir olarak uşağıyla berâber geliyor. Gāyet nargile tiryâkisi imiş. Uşak, âyin-i şeriften evvel misâfir odasında nargileyi ateşliyor ama nargile devriliyor. Hemen uşaklar koşuyor, topluyor ateşi yeniden ateşliyor şeyh efendi bir iki çekiyor bir daha