Hatice

Aysel Yüksel: Okuduğumuz metinde İngiltere'deki hastahânelerden bahsediliyor ve hastahâneye gidenlerin, ot yataklar içerisinde her türlü sefâlet ve perişanlık içerisınde kaldıklarını ve o devirde Türk hastahânelerinin, eskiden ne kadar muntazam işlediğini mukäyese ederek anlatıyordu. Sâmiha Ayverdi: Şimdi Ayselciğim, Florence Nightingale var ya modern hastabakıcılığı, hemşireliği tesis eden hanım. Bu Ingiltere'nin aristokrat âilelerinden birine mensup bir hanım biliyorsunuz. Hayat hikâyesini anlatmaya lüzum yok. O zaman Ingiltere'de 1255 efrenci yâni 1838, bizde Sultan Mecit devri. Çok eski değil. 180 sene mi, o kadar bir şey. Şimdi Ingiltere'de hastahâneler şu halde. Ben doğrudan doğruya Florence Nightingale'in kendi kaleminden okudum: Koğuşlar 80 kişilik ve hastaların tabiî ihtiyaçlarını karşılamak için hiçbir yer yok. Herkes, yattığı yatağın yanı başına ihtiyâcını yapıyor. Temizleme meselesine gelince, temizlenmese daha iyi. Çünkü su dökülünce tahammülfersâ bir koku neşrediyor. O derece rutûbet, o derece pislik hâkim ki bütün duvarlar rutûbetten pamuklanmış. Ve o devrin hastabakıcısı demek mutlaka kötü alışkanlığı olan, kötü hizmetlerde bulunan kadınlar demek. Yâni açıkçası fahişeler hasta bakıcı oluyor. Onun için, ben bunun önüne geçeceğim diyor kadın ve âilesinin şiddetli mümânaatına rağmen kraliçeye de tesir edip, devlet büyüklerine de nüfuz ederek hastahânelerinin ıslâhı yoluna gidiyor. Demek istediğim şu: Bilmedin 180 değil de 200 sene evvel olsun. Bugün koşa koşa derdimize devâ aramak için Ingiltere'ye gidiyoruz. 200 sene evvel meselâ Edirne'de bir Beyazıt Câmii vardı. Beyazıt Külliyesi daha doğrusu. Câmi bir sosyal müessese o devirde. Medresesi var, kütüphânesi var, aşhânesi var, imâreti var, misâfirhânesi var, hastahânesi var. Bir külliye, içtimâî bir
Reklam
2. Sultan Mustafa devrinde zannediyorum, Rusya'dan ilk defa bir elçi geliyor. O kadar pismiş, o kadar kıyâfetsiz, berbatmış ki eli yüzü düzgün birini gönderin, istemeyiz bunu, diyorlar. Sonra hiçbir yabancı sefiri hamama sokmadan pâdişâhın karşısına çıkaramıyorlar. Biz bunları çocuklarımıza öğretmiyoruz. Öğretmediğimiz için dilleri kısa, konuşamıyorlar.
Tahteşşuûru temizlemek şu: Fevziciğim bak meselâ dikkat ediyorsun, dikkat ediyorsun ağzından kötü bir lakırdı çıkartmamaya gayret ediyorsun. Kızdığın halde kendini tutuyorsun, söylemiyorsun. Veyâhut sana kötülük yapan bir kimse için dilinle bedduâ etmiyorsun da elbette Allah şu adamın cezâsını verecek ama bana da göstersin diyorsun. İşte tahteşşuûr bu; bunu temizlemek lâzım. Bırak sen cezâyı tâyin etmeyı, Allah bilmiyor mu işini. Benim akıl öğretmem mi lâzım, hâşâ. Sonra lüzumsuz düşünceler, lüzumsuz hayâlât. Halbuki öyle faydalı düşünceler var ki bırak gitsin o tahteşşuûru, sök onları. Nasıl bir tarlayı basan oț, o tarlanın inkişâfına mâni ise, bizim de lüzumsuz biriktirdiğimiz, lüzumsuz depo ettiğimiz duygularımız var ki... Öyle duygularımız, onlar netîcede bize bir nevi toksin oluyor, zehirleniyoruz. Yâni içimiz zehirleniyor. Dışımız rahat, yanaklarımız pembe, elimiz ayağımız oynuyor güzel. Geziyoruz, koşuyoruz ama içimiz zehirlenmesin, asıl o lâzım.
Sâmiha Ayverdi: Dergâhların sırlanmasıyla her iş bitmiş değildi. Dergâh demek; bir irfan ocağı ve insanın dışarıda tahsil edemeyeceği bir disiplin, bir karakter yapısı, bir mizaç formasyonu demek olduğundan dergâhlar bunu hem göz, hem de kulak yoluyla verirlerdi. Şimdi isterseniz ben dergâhımızın çizmede hiç mahâretim yoktur ama, kafanızda şöyle bir taslağını çızeyım: Önce halîfeleri Osman Efendi: Bu zat kendilerinden yaşça çok büyük, fakat öyle bir insan ki benzeri az bulunur. Ne gibi benzeri az bulunur; bir kere hem son derece yanık yürekli, âşık, sâdık, fedâkâr, edepli ve çalışkan bir insandı. Içi içine sığmayan, son derece edepli ve son derece de vecidli. Mesnevi takrir edilirken şurada oturur, Kürsi-i Şerifin dibinde. Gene Kürsi-i Şerîf'in dibinde Mesnevî'nin hikâyelerini Gülzâr-ı Hakîkat adı altında bir kitapta toplayan ve neşreden Rahmi Efendi vardı ki Mesnevîye o derece âşinâ olduğu halde Kendileri'nin Mesnevî takrîri esnâsında adam bir tespih böceği hâline gelirdi. Böyle iki kat olur, büzülür, yuvarlanır öyle dinlerdi. Sonra Mesnevihanlar gelirdi. Mesnevîhanlar bilhassa Mesnevî takririni dinlemeye gelirlerdi. O zamanlar Mesnevîhanlık bir ilimdi. Mesnevîhâneler vardı yâni Mesnevi takririni öğreten dershâneler. Bu Mesnevîhânelerden mezun olmuş, icâzet almış kimseler Kendileri'nin Mesnevị şerhini dinlemeye gelirler. Onlardan bir tânesi ismini maalesef unuttum "Gidin, gidin" demiş, "Bizim okuttuğumuz Mesnevî nedir? Gidin de Ken'an Bey'in okuttuğu Mesnevîyi, onun takrîrini dinleyin." Sonra gene bir Mevlevi şeyhi misâfir olarak uşağıyla berâber geliyor. Gāyet nargile tiryâkisi imiş. Uşak, âyin-i şeriften evvel misâfir odasında nargileyi ateşliyor ama nargile devriliyor. Hemen uşaklar koşuyor, topluyor ateşi yeniden ateşliyor şeyh efendi bir iki çekiyor bir daha

Hatice

, bir kitap okudu
10/10
·312 syf.·
2026 1. kitabı
Tarık Tufan
8.7/10 · 8,2bin okunma
Reklam