James Joyce - Dublinliler benim için, yıllardır içten içe bize telkin edilen “okuması zor” önyargısını atlattıktan sonra çok etkileyici bir okuma deneyimi oldu. Joyce’un olaylardan çok insanların iç dünyasıyla ilgilenmesi benim zaten kurguda sevdiğim taraf. Klasik anlatılardaki “sonra ne oldu?” sorusundan ziyade, “o anda ne hissetti, ne fark etti?” sorusunun peşine düşüyor. Özellikle epifani anları; maskenin düştüğü, insanın kendisiyle yüzleştiği, sessiz ama derin iç kırılmalar yaşadığı anlar kitabın en güçlü tarafıydı benim için.
Joyce anladığım kadarıyla aşırı yerel bir yazar. Dublin’in dili, kültürü, gündelik hayatı metnin içine öyle işlemiş ki bazı göndermeleri dipnotsuz anlamak zor. Ama kitabın evrenselliği de yine tam burada sanki; çünkü Dublin’e daldıkça insan doğasına da yaklaşıyor. Sıkışmışlık hissi, kaçamamak, küçük hayatların hafife alınan trajedileri, insanların kendi yalanlarına tutunup onlarla avunmaları çok tanıdık geliyor.
İnsanın kendine çarpması, kendini kandırdığını fark etmesi, o sessiz ruhsal çözülme anları… Basit gibi görünen durumların taşıdığı derinlik ve o anların hayatı değiştirme gücü. Kitabın gerçek etkisi de bence burada yatıyor.
Son öykü Ölüler beni özellikle etkiledi. İnsanların kendilerini hayatın merkezi sanma hâlinin ne kadar kırılgan olduğunu çok sakin ama çok güçlü bir şekilde gösteriyor. Bir anda açılıveren eski bir hatıranın, bir insanın bütün algısını değiştirebilmesi çok etkileyiciydi. Gabriel’in yaşadığı kırılma sadece eşini değil, kendisini de ilk kez gerçekten görmesi gibiydi. Geçmişin, kaybın ve bastırılmış duyguların ağırlığı bütün öykünün üzerine sinmiş. Finaldeki kar sahnesi ise uzun süre aklımda kalacak gibi. Sessiz ama insanın içine çöken bir finaldi.