"LAZARUS"
"Ölümle ilgili kafamdan küçüklüğümden beri çıkmayan bir olgu vardı. Ölümü, kocaman siyah bir örümcek olarak düşünüyordum. Ve insanın öldüğü zaman bur örümcek tarafından yenildiğini..."
Bazı hikâyeler vardır…
Okuduğunuz anda durursunuz.
Bir şey ciğerinizi sıkıştırır.
Ve fark edersiniz: Bu yalnızca bir karakterin değil, belki de sizin hikâyenizdir.
Doğacan Silivri'nin kaleminden dökülen bu çarpıcı anlatı, sadece ölümle yüzleşen bir adamın değil, içsel cehenneminden geçip yeniden doğmaya çalışan herkesin yankısını taşıyor. Ve hikâyenin tam merkezinde yankılanan o soru:
“Sevdiklerimiz için her şeyi yapmayacaksak yaşamanın ne anlamı var ki?”
Lazarus, kökeni İbraniceye dayanan, Yeni Ahit’te İsa tarafından ölümden diriltilen Beytanyalı Lazarus’un hikâyesine atıfta bulunan güçlü bir kelime. Bu nedenle günümüzde bu isim, sadece bir dirilişi değil; aynı zamanda büyük bir felaketten etkileyici biçimde kurtulmayı, yeniden doğmayı temsil eder.
Yazar, bu güçlü metaforu alıp kendi kurgusal evreninde çarpıcı bir karakter üzerinden, bağımlılık, ölüm ve yaşam temalarını iç içe geçirerek bizlerin kalbine işliyor. "Lazarus", yalnızca bir ölüm-kalım hikâyesi değil, insanın kendini yeniden inşa edişinin romanı.
Derviş Dertlioğlu, toplumun kıyısında sıkışmış, uyuşturucu ve alkol bataklığına saplanmış, ne kendine ne hayata inancı kalmış bir adam.
Bir gün iş yerinde yaşanan olay sonucu alnının ortasından vurularak ölür. Ama ölüm onun için bir son değil, bir dönüm noktası olur.
Çocukluk kâbusu olan dev bir siyah örümcek, karşısına çıkar ve ona ikinci bir yaşam hakkı tanır. Ancak bu sefer hayat, onun için kefareti ödenmesi gereken bir borç gibidir.
Derviş’in hikâyesi, içsel şeytanlarıyla yüzleşme, geçmişin yaralarını sarmaya çalışma ve sevdiklerinin uğruna yeniden insan olmaya