Unutulmuş Renkler isimli bir masal kitabı vardı. Dünyanın tamamen siyah-beyaz olduğu, renklerin bulunamadığı bir dünyada birkaç boya kalemi bulup resim çizmeye başlayan bir kız ve dünyanın durumu anlatılıyordu. Yine öyle bir dünya düşünün. Özellikle kent takımı maçı kaybettiği günlerde sitede bir yıldız yağmuru oluyor tabiri caizse. Gökten yerlere dökülen akın akın yıldızlar. Kendilerini atmaya cesaret edemeyenler yahut daha farklı ölümler düşleyenler içinse her daim hizmet veren bir İntihar Dükkânı var. Neler neler yok ki bu intihar dükkânında? Zehirler, ipler, zehirli hayvanlar, siyanürlü elma bile var. Hatta intihar etmek isteyen minikler için şekerler kasanın yanında minik müşterilerini bekliyor… Ama tabii ki bu şeker kavanozunda her iki şekerden bir tanesi temiz, bir tanesi zehirli. Devlet, çocuklara bir şans verilmesi gerektiği kanısında çünkü. Öyle de düşünürler halkı tabii. Peki ya günün birinde gülen bir çocukları olursa bu ömrünü intihara adamış ve bir kez bile gülmemiş İntihar Dükkanı’nın sahiplerinin?
Hani Yeşilçam filmleri vardır ya, izlememiş olsak bile olayların nasıl gelişeceğini bilsek de izlemeden duramayız. Öyle bir kitap İntihar Dükkanı. Nasıl desem, insanı kendisine çeken bir havası var. Neşeli olduğunu iddia edenlere bile durup sorgulatacak gibi. Öyle edebi betimlemelerle, felsefi bakışlar ile sorgulatmak değil bu. Samimiyet var yalnızca. Samimiyetle anlatılan bir öykü. Çok uçuk görünse de çok uzak değil bize, inanın. Sokakta gülümseyerek dolaşan kaç insan görüyoruz ki artık? Birbirine selam veren, hiç tanımadığı insanlara iltifat eden, teselli eden kaç insan kaldı? Peki ya biz? Ne zaman dert yanmayı bırakıp da dostlarımıza “o değil de, hayatımda olduğun için çok şanslıyım” diyebiliyoruz? Birisi ne zaman bir