Eskiler ağlayana, söyleyene, söylenene inanmazmış, acının sükûtuna ve dile gelmezliğine inanç tammış. Neyse ki Eyüp var yanıp yakılan, Davud var söyleyip duran, İsa var tüm inceliği ile ahmağı bir iyi haşlayan ve koşmaya başlayan, Yakup var gizli gizli ah eden, Süleyman rahat yerde geniş geniş söyleyen, sinirli Musa var Harun'a dönüp de "Sen söyle," diyen, sonra Harun tatlı diliyle kendini herkese sevdirince Musa'nın peygamberliği ile yan yana duran bir yalnızlığı var cenazesinde bile. Hikâye olanlar dile dolaşanlar var, acındığı için sevilen, perişanlığıyla yüz bulanlar var, bilir gibi söyleyen, bilmez gibi susanlar var, bildiğinden susan da var, boşa ağlayan, boş yere ağlamayan var... ne çok şey var derken, arkaya bakıp bir belki ince uğultu ile bir âsa, bir değnek, birkaç kitap var, mağara var, duvar var, "Iniltilerini duyuyor musunuz?" diyen var. Duymadan "Evet," diyenler var. Aslında ne tenha bir yer burası. Bir söz, bir hakikat bütün dünyayı, milyarları dolaşıyor da ne bir sahip, ne bir göğüs kafesi buluyor sığınıp saklanacak.