Günde 5-6 kadın cinayetinin işlendiği bir tabloda, artık kimse bunun yalnızca bireysel sapmaların toplamı olduğunu iddia edemez. Bu tek tek olayların ötesinde, insanın düşünce dünyasının, değer ölçülerinin ve hayat tasavvurunun sistemli biçimde aşınmasının acı bir neticesi.
İnsan, küçük yaşlardan itibaren neyle beslenirse onunla şekillenir. İlk eğitimden başlayarak verilen her içerik, sadece bilgi değil, aynı zamanda hayatın anlamını da inşa eder. Eğer bu inşa, ahiret bilincinden kopuk, hesabı ve sorumluluğu dışlayan, insanı yalnızca dünyevi başarı ve haz eksenine sıkıştıran bir anlayış üzerine kurulursa; ortaya çıkan zihniyet, sınır tanıma duygusunu zamanla kaybeder. Sınırın kaybolduğu yerde ise hak, hukuk ve emanet bilinci yok olur. Bu kırılmayı besleyen insanın zihnini şekillendiren otorite merkezleridir. Allah’ın indirdiği ölçülerden bağımsız şekilde hüküm koyan her beşeri sistemin sahte ilahları insanın referans noktasını parçalar. Böyle bir düzende insan, mutlak hakikati sabit bir vahiyde değil, değişken beşeri kanaatlerde aramaya başlar. Helal-haram, doğru-yanlış, adalet-zulüm çizgileri netliğini kaybeder ve yerini sahte ilahların göreceli ve keyfi ölçüleri alır. Bu da insanın kendisini merkeze koymasına, yani fiilen kendi nefsini mutlak otorite haline getirmesine kapı aralar. Kul, sistem, ideoloji azgın bir tağut olur. Medya, yayın dünyası ve kültürel üretim ise bu zihniyetin yaygınlaşmasında güçlü bir rol oynar. Sürekli tekrar edilen şiddet filmleri, sorumsuz ve carkıp ilişki biçimleri ve aileyi zayıflatan filmler toplumun hassasayetini yerle bir etti. İnsan, maruz kaldığını normalleştirdikçe, anormal olan sıradanlaşti. sıradanlaşan şey ise artık tepki üretmez hale geldi. Cezaya dayalı mevcut düzen, suçu kökten önleyen bir caydırıcılık üretmeken