Samed | es-Samed İsminin Anlamı Samed isminin lügat anlamı: es-Samed; yönelmek, sağlamlık, sertlik, seyyid, kapısına müracaat edilen efendi, şerefli zat, içinde boşluk, olmayan, eksik ve gediği olmayan, nüfuz edilemeyen anlamlarına gelmektedir. ES-SAMED: Her şey ve herkes kendisine muhtaç olan, kendisi hiçbir şeye ve hiçbir kimseye muhtaç olmayan. Başka bir anlamda, dertlerin, kederlerin, istek ve ihtiyaçla­rın verilip giderildiği tek kapı, tek müracaat kapısıdır. Samed isminin ıstılah anlamı: Samed; ihtiyaç ve istekleri sebebiyle her varlığın kendisine yöneldiği yüce zattır. Samed; herkesin kendisine ihtiyaç duyduğu, kendisi ise kimseye ihtiyaç duymayandır. Samed; her dileğin ve isteğin biricik merciidir. Samed; ulular ulusudur. Samed; kendisinden başka üstün varlık tasavvur edilemeyendir. Samed; bütün isim ve sıfatlarında kemal sahibidir. Samed; eksiği ve kusuru olmayandır. Samed; kendisine nüfuz edilemeyendir Allâh’u Teâlâ, kullarına muhtaç olamaz. Bu bir tezat olurdu. Bu nedenle kullarından gelecek hiçbir şeye de muhtaç değildir. İnsanların ondan istemesi ve onun ver­mesiyle hâzinesi eksilmez ve vermekten yüksünmez, çekinmez. Tam tersine istenmekten hoşlanan Allah, ver­mekten de hoşlanır. Burada belki bazıları daha fazla şeye sahip olamadıklarından yakınacaklardır. Ancak rızkın ve ihtiyacımızın zaruri olanını Allah, hiçbir istemeye ve şarta bağlı olmadan veriyor. Bizim elde etmek istediklerimizi de istediğimiz takdirde eğer isterse ve hikmeti gerekli görür­se veriyor. Malı mülkü iyiye kullanmak esastır ve bizde bu cevheri görürse verir. Samed | es-Samed Dualar ve Zikirler ES-SAMED isminin zikri (134) adettir. Zikir saati Müş­teridir. En etkili Zikir günü de Perşembe’dir. Perşembe sa­bah güneş doğarken ve ikindi namazı sonrası. Bu adın hizmet meleği Hz.
Din İslam
Kıyıda Kalan Bir kapı kapandı içimde, herkesi sevdiğimi sandığım o eşikte — oysa sevgi, bir kuşun havada bıraktığı kanat iziymiş; görünmeden yitip giden. Saat durdu — duvardaki değil, göğsümün tam ortasındaki o sarkaç. Düşler sızıyor şimdi, kırık bir testiden sızan su gibi. Dört yaşımda bir taş bıraktılar avucuma, "dimdik dur" dediler. O taş büyüdü, genişledi, bir dağ oldu sırtımda — yarınlarım o dağın ağır gölgesinde şimdi; kâh kara, kâh ak. Binmeyeceğim Tutunamayanlar'ın o amansız gemisine. Yarım kalan her yelken, başka bir rüzgârın göğsünde sınasın kendini. Ben kıyıda kalanlardanım — sahi, kıyı da bir yol değil mi? Karanlık odalarda bir kibrit çakılır ansızın, o kadarı yeter —
Şiir
Reklam
( MARMARA DENİZ SURLARI, KAPILAR VE SAVUNMA KULELERİ.) Bir zamanlar 36 kapısı ve 103 kulesi olan Propontis (Marmara) üzerindeki Deniz Duvarı, Mermer Kule'den Aziz Barbara Kapısı'na (artık mevcut değil, Sarayburnu civarında) kadar yaklaşık 8,5 kilometre uzunluğundaydı. Kara duvarının tamamlanmasının ardından, Vali Cyrus Panopolites 439 yılında Marmara boyunca duvarlar inşa etti. Notitia Urbis Constantinopolitanae'de bahsedilen 5. yüzyıldan kalma Marina Evi ( Domum nobilissimae Marinae ), 27. Kule yakınlarındaki kemerli açıklıklardan da anlaşıldığı üzere, Marmara Duvarı'nın bir parçası olarak günümüze kadar ulaşmıştır. Birkaç mimari evreye sahip olan Boukoleon Sarayı da Marmara Duvarı boyunca yer almaktadır. Marmara Duvarı, depremler ve fırtınalar nedeniyle sık sık onarıma ihtiyaç duyuyordu ve bu durum genellikle yazıtlarla anılıyordu. 447 yılında meydana gelen bir depremin ardından, vali Constantinus duvarı onardı. Yenikapı'da kayıp bir yazıtta anlatıldığı gibi. Muhtemelen 557/558 depreminde tekrar hasar görmüştür. Marmara surları, 717'deki ikinci Arap saldırısına hazırlık olarak II. Anastasius tarafından güçlendirilmiştir. 764'te bir buzdağı Mangana çevresindeki surların bir bölümüne zarar vermiştir. Araplardan gelen sürekli tehditler ve gaspçı Thomas'ın 821-823 yılları arasında şehri kuşatması, muhtemelen Teofilus'u (829-842) Marmara surlarını genişletmeye yöneltmiştir. Çok sayıda yazıtta belirtildiği gibi, onun döneminde akropolün etrafına birkaç kule inşa edilmiştir. Surların onarımı III. Mihail'in (842-867) saltanatı boyunca devam etmiştir. Kontoskalion Limanı'ndaki bir kulede bulunan kayıp bir yazıta göre, Marmara surlarının bazı bölümleri VI. Leo'nun (886-912) saltanatı sırasında onarılmıştır. 16 numaralı kuledeki bir yazıtta VI. Leo ve kardeşi İskender'in
bu bir araştırmadır herhangi bir toplumu kötüleme değildir
Gülbank veya gülbang; yapılacak bir işin hayırla sonuçlanması, sağlık, esenlik, başarı veya şükür amacıyla toplu halde okunan, belirli bir ritmi ve kalıplaşmış ifadeleri olan dualara verilen isimdir. Kelime anlamı olarak "bülbül sesi, güzel ses, zafer narası" gibi manalara gelir.Gülbank duası hakkında öne çıkan bazı özellikler şunlardır:Okunuş Şekli: Genellikle yüksek sesle, ahenkli, secili (iç kafiyeli) ve melodik bir yapıda okunur. Duanın sonunda genellikle "Allah, eyvallah", "Hû" veya salavat getirilir.Kullanım Alanları: Geleneksel Türk ve Osmanlı cemiyet hayatında, özellikle tekkelerde, tarikat ayinlerinde, esnaf toplantılarında (ahi teşkilatı) ve yemek dualarında sıkça kullanılmıştır.Günümüzdeki Yeri: Günümüzde en yaygın örneklerini Alevi-Bektaşi cem ibadetlerinde (cemselâm, lokma duaları vb.) ve bazı büyük camilerde (özellikle Cuma namazı öncesi müezzinler tarafından okunan dualarda) görmek mümkündür.Detaylı metin yapıları ve ritüeller hakkında bilgi almak için TDV İslâm Ansiklopedisi kaynağını inceleyebilirsiniz. Gülbank duası, tek bir kalıplaşmış metinden ibaret değildir; okunduğu yere, amaca ve geleneğe (Alevi-Bektaşi, Mevlevi, Yeniçeri/Mehter, Cami müezzinliği) göre farklı sözleri ve çeşitleri bulunur. Gülbankların ortak özelliği, genellikle ritmik, kafiyeli (secili) bir dille yazılması ve katılımcıların aralarda yüksek sesle "Allah Allah" demesidir. [1, 2, 3, 4] Kullanım alanlarına göre en bilinen gülbank sözleri ve örnekleri şunlardır: ## 1. Alevi-Bektaşi Geleneğinden Genel Gülbank Örneği En yaygın olarak cem ibadetlerinin başında, sonunda veya yemeklerden (lokmalardan) sonra okunan standart bir gülbank şu şekildedir: "Bismişah, Allah Allah! Akşamlar hayrola, hayırlar fethola, şerler defola. Müminler ber-murat ola, münkirler matola, münafıklar berbat
1000Kitap
sayın okul müdürüm, saygıdeğer veliler ve sevgili öğrenci arkadaşlarım İnsan hayatta acısıyla, tatlısıyla ; bazen hüzün, bazen sevinçlerle dolu bir çok an yaşar ve bu yaşadıklarının büyük bir kısmını hatırlamaz. Hatta bazı anılarını unutmak için çaba sarfeder. Fakat insanın aklında yer eden bazı özel anlar vardır. İşte bu gün sizlerle bu anlardan biri için toplanmış bulunmaktayız. Bugün sadece bir liseden değil, Türkiye'nin en nitelikli meslek liselerinden birinden mezun oluyoruz. Dört yıl boyunca burada yalnızca ders görmedik; aynı zamanda mesleki bilgi, disiplin, dostluk ve hayata dair önemli değerler kazandık. Okulumuz ve öğretmenlerimiz bize güçlü bir temel ve geleceğe açılan sağlam bir kapı sundu. Unutmayalım ki "Borusanlı olmak bir ayrıcalıktır." Bu ayrıcalık sadece okulumuzun adıyla değil, taşıdığımız sorumlulukla, sahip olduğumuz bilgiyle, temsil ettiğimiz değerlerle ve sahip olduğumuz vizyon ile anlam kazanır. Eminim ki hepimiz bundan sonraki hayatımızda Borusanlı olmanın gururunu taşımaya devam edeceğiz. Bugün burada bir dönemin sonuna gelirken aslında yeni bir hayatın da ilk adımını atıyoruz. Bundan sonraki süreçte kimi arkadaşlarımız eğitim hayatına devam edecek, kimilerimiz ise çalışma hayatına başlayacağız. Hangi yolu seçersek seçelim, hepimizin ortak bir sorumluluğu var: Ülkemize, milletimize ve insanlığa faydalı bireyler olmak. Yarın bir çalışan, bir yönetici, bir işveren ya da farklı alanlarda görev alan insanlar olacağız. Ancak sahip olacağımız unvanlardan daha önemli olan şey; dürüstlüğümüz, çalışkanlığımız, adalet duygumuz ve ahlakımız olacaktır. Çünkü insanı değerli kılan yalnızca yaptığı iş değil, o işi nasıl yaptığıdır. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in (sav) “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” hadisi bizlere önemli bir
görünmeyen defter
Görünmeyen Defter Büyük edebiyatçılar, insanın kalbindeki o en derin sızıyı anlatabilmek için ömürlerini kalın kitaplar yazarak geçirirler. Oysa hayatın en büyük hakikatleri, bazen ne bir romanda ne de bir felsefe kitabında yazar; insanın en çaresiz, en yalnız anında karşısına çıkan dilsiz bir canın gözlerinde saklıdır. Şimdilerde otuz dokuzuna merdiven dayamış, hayatın binbir türlü virajından geçmiş bir kadının durup dururken, sıradan bir akşam vakti hıçkırıklara boğulmasının hikayesidir bu. Her şey telefonun ekranında kayan bir video ile başladı. Ekrandaki hoca, heybetli sesiyle ve önündeki kalın kitaplardan aldığı güçle konuşuyordu. İslam hukukundan, kurallardan bahsediyor; evde keyif için, süs için köpek barındıranların sevaplarından her gün bir Uhud Dağı kadar eksileceğini anlatıyordu. Sınırlar kesindi, kurallar sertti. Din, sanki sadece yapılacaklar ve yapılmayacaklar arasına sıkışmış soğuk bir teraziden ibaretti. O ses odanın içinde yankılanırken, kadının gözleri ekrandaki hocadan koptu, çok uzaklara, tam yirmi beş yıl öncesinin o zifiri karanlık kış gecelerine gitti. Kalbine bir bıçak saplanmış gibi oldu, göğsü daraldı ve tutamadı kendini; doya doya, çocuk gibi ağlamaya başladı. Hocanın bahsettiği o teraziler, eksilen sevaplar birden önemini yitirdi. Çünkü o ekrana bakarken, ömrünün en kimsesiz döneminde kalbini teslim ettiği o dilsiz yoldaşı gelmişti aklına. O zamanlar henüz on dört, on beş yaşlarında, hayata karşı savunmasız bir genç kızdı. Gençlik yılları dedikleri o dönem, onun için hiç de mutlu geçmemişti. İnsanların bitmek bilmeyen beklentileri, kırıcı sözleri, gönül yıkan vefasızlıkları genç ruhunu erkenden çökertmişti. Evin içinde, sokakta, akranlarının arasında hep bir fazlalık, hep bir yalnızdı. İşte hayatın o en fırtınalı, en ayaz günlerinden
İnsan ve Duygular
Reklam
Reklam