• 488 syf.
    Nikolay Vasilyeviç Gogol, 1809 yılında Ukrayna'da toprak sahibi orta halli bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesi Gogol'ü, kendisinden önce aile iki ölüm doğum yasadigindan dolayi ailesi, onun üzerine çok düşerek buyuttuler. Her ne kadar kendisinden sonra erkek kardeşi ve kız kardeşleri dünyaya gelse de evin prensi özelliği devam etti.

    Evin prensi, 1819'da Poltava Bölge Okulu'na gönderildi. Yatılı olan bu okulda, oldukça zorlanan Gogol, bu esnada erkek kardeşi Ivan'i kaybetti. 1821'de bu sefer de Nejin Lisesi'nde yatılı olarak öğrenimine devam etmeye başlayan Gogol, okulda hem içine kapanık, gizemli hem de oldukça dağınık bir izlenim biraktigindan dolayı arkadaşlarının fazlaca alayina maruz kalmış ve kendisine 'esrarli cüce' lakabı takılmış. Lakin Gogol, her ne kadar kendisinden bahsetmeyi sevmeyen içe dönük bir yapısı olsa da, arkadaşlarının alaylarina zekice cevaplar(alaya almalar) ve onların oldukça komik taklitlerini yaparak karşılık vermekten geri kalmiyordu. Aynı zamanda oyunculuk yeteneklerinin ilk örneklerini de vermiş oluyordu böylelikle. Başkasının taklidini yaparken veya kurguladigi tiplere burunurken Gogol, bambaşka biri oluyor ve adeta kendini buluyordu ya da kendinden uzaklasiyordu. Nitekim bu uzaklasmayi, çevresine kendisi hakkında söylemekten haz duyduğu yalanlariyla da kat be kat artırıyordu. Bu yalan söyleme ve buna ek olarak kalemi eline aldığında anlatılarini abartma huyu, ömrü boyunca devam edecektir.

    İlk edebiyat denemesini bu lisede yapan Gogol, edebi kariyerinde ilk sansure ve tepkiye yine burada maruz kalacak; hakkında idari soruşturma açılacaktı. 1825'te babasını kaybeden Gogol, intiharı bile düşünecek ancak Tanrıya derin bağlılığı ve annesine olan sonsuz sevgisi buna mani olacaktı. Bununla birlikte Gogol, bu sefer de aile reisi rolüne burunerek abartılı öğütlerle dolu mektuplar kaleme alacaktır annesine.

    1828'de hiç faydasını gormedigini ifade ettiği ve zorlukla okuyarak bitirdiği liseden ayrıldı ve aile mülkü Vasilyevka'ya döndü lakin Gogol'e buralar dar gelir ve soluğu başkent Petersburg'da alır. İlk başta ressam olmak isteyen Gogol bu isteğinden çabuk vazgeçer ve memur olmaya çalışır. Öte yandan da lisede başladığı edebiyata da ilgisi devam eder. İlk eseri ve daha sonra yakacagi ilk eseri de olan Hans Kuchelgarten'ini kaleme alır, ardından da kendi parasıyla bastirir. Bu esnada İçişleri Bakanlığında memur olur, ardından da adalet Bakanlığına geçer; is kariyerinin bundan sonraki adiminda enstitude tarih öğretmenliği yapar; bu kariyerini de Petersburg tarih kürsüsü Asistanlığıyla noktalar. Bu memurluk hayatını oldukça sıkıcı ve memurları da robotlasmis bulan Gogol'ün memurluk hayatından göreceği tek fayda, belki de ileride eserlerinde yer vereceği karakterleri ve konuları bizzat gozlemleme şansı bulması olacaktı.

    Gogol, liseden beri hayranlık duyduğu ve bu uğurda öğretmenlerinden fırça yediği Rus edebiyatının en büyük isimlerinden Puşkin'le 1831'de tanışma fırsatı bulur. Bundan sonra da Puşkin'le sık sık görüşür ve Puşkin onun için yolunu ve ufkunu aydınlatan bir rehber olacaktır. Nitekim en önemli iki eseri olan Ölü Canlar ve Müfettiş eserlerinin konularını kendisinde bizzat Puşkin verecektir. Keza öyküleri, Puşkin'in yayımladığı Sovremnik dergisinde yayınlanacak ve çalışmaları her zaman Puşkin'den övgü alacaktır. Tabi arada Puşkin'in dostça uyarılarına da maruz kalacaktır. Bununla birlikte Müfettiş'in ilk sahnelenmesinin önündeki engel de Çar ile yakınlığı olan Puşkin'in eşinin girişimi ile aşılacaktir. İlk gösterime Çar da katılacaktır. Bu gösterimde özellikle memur kesimi oldukça rahatsızlık duyacak; çünkü eserde merkezden denetleme için gelecek Müfettiş'in beklendiği küçük bir muhitte, oradan rastgele geçmekte olan Hlestakov adındaki kişinin kendisini müfettiş olarak tanıtmasinin ardından, bu kişinin yalanları ile özelikle muhitin memur sınıfı alaya alınıyor ve hicvediliyordur. Buz tutan tiyatroyu Çar'in kahkahalarindan sonra memurların da zoraki gulumsemeleri ile isitacaktir.

    Müfettiş oldukça begenilmis, özellikle ülkede değişim yanlısı (Belinsky) taraflardan yoğun övgüler alacaktır. Buna karşın gerici kesim tarafından ise yogun tepki alacaktır. Doğası itibarıyle yergilere ovgulerden daha sıcak olan Gogol ise daha çok anlasilamamaktan yani yanlış anlasilmaktan rahatsız olacak; dogasindaki yer değiştirme tutkusu da buna eklenince soluğu yurt dışında alacaktır. Ancak yurt dışındayken de övgü mektupları kendisini rahat bırakmayacak ve bundan bunalan Gogol, kendisine artık bu eserden bahsedilmemesini keza kendisinin bu eseri tamamen aklından sildigini söyleyecektir.

    Hayatının yaklaşık 18 yılını yurt dışında geçiren Gogol'ün ruhuna en yakın bulduğu şehir ise Roma olacaktır. Dindar hatta biraz sofu, politikadan ve değişimden hazzetmeyen, gelenekten taraf bir kişilikteki Gogol, Paris'i değişim rüzgârına kapılmis ve herkesin politikadan bahsettiği huzurun olmadığı bir şehir olarak görecek ve buradan hiç hazzetmeyecektir. Ancak sık sık da buraya ugrayacaktir. Almanya'yı da herhalde her Rus gibi sevmeyecek; Roma'yı ise tarihini korumuş ve bu tarihle bütünleşmiş durağan, geleneksel ve ruhani bir şehir olarak gördüğü için sık sık ovecektir. Hatta burada yaşarken Katolikliğe de ilgi duymaya başlayacaktır. Bunda yanında sık sık kaldığı dindar bir kadının da katkısı olmuştur. Gogol, Roma dışında edilen duaların, Roma'da edilen dualara kıyasla sönük kalacağını düşünecektir. Ayrıca ülkesinde de Petersburg'u bir türlü sevemeyecektir. Çünkü burayı memur kenti ve soğuk bulacaktır. Nitekim Rusya'nın yüzünü, yaptığı köklü yeniliklerle Batiya çeviren Çar 1. Petro'nun, bu yeniliklerinin simgesi ve yeni başkenti olarak Batı örnek alınarak inşa edilen Petersburg'u, Gogol'ün sevmesi oldukça sürpriz olurdu. Gogol, eski başkent ve geleneksel Rusya'yı yaşayan ve temsil eden Moskova'yi kendisine yakın buluyor ve seviyordu. Gogol'ün görmeyi arzuladığı başlıca şehir ise Kudüs yani kutsal topraklardi. Neden burayı görmek istediği aşikar olsa da bu konu hakkında bir iki kelam edelim: Gogol kucuklukten beri sesler duyduğunu ara ara dile getirmiştir. Sonraki zamanlarında ise eserlerini yazarken Tanrıdan ilham aldığını hatta bunları yazmak için kendisini tanrının görevlendirdigini ve hayatındaki her engelin ve eylemin de Tanrının bu kutsal görevi için karşısına çıkardığı birer yol, işaret olduğunu düşünüyordu. Bunda, kendisine henüz ufakken cennet ve özellikle cehennem azabı içerikli dini hikayeler anlatan annesinin etkisi büyüktür diye düşünüyorum. Nitekim Gogol'ün de bu yöndeki sözleri düşüncemi destekliyor. Haliyle Gogol, yurttaşlarıni doğru yola iletecegini düşündüğü en büyük eseri Ölü Canlar'i Tanrısal bir vazife olarak görüyor ve görevini bitirdiğinde Tanrıya yani Kudüs'e şükran ve minnetini sunmak için gururla gitmeyi planliyordu. Planladığı şekilde mi olmuş, bunu öğrenmeden evvel başka birtakım noktalara deginelim.

    Gogol, aşık olduğu Roma'da başyapıtı Ölü Canlar'in ilk cildini 1841'de tamamlar. Eser Moskova'da sansurden geçemez, şansını yüksek düzeydeki insanları araya sokarak Petersburg'da deneyip bunda başarılı olan Gogol, eserini 1842'de yayinlamayi ve satışa sunmayı başarır. Gogol, bu eserinden beklenilen yüklü miktarda bir para kazanamaz. Bunda yayın işini yapan kişinin bu işlerdeki acemiliginin de etkisi olsa da aslan payını, Gogol'ün arkadaşlarına olan yüklü miktardaki borcu alır. Az önce degindigim gibi on sekiz yılını yurt dışında geçiren ve sık sık seyahat eden ve girdiği memuriyetlerde de tutunamayan Gogol hep parasız kalmasına karşın bu yüklü harcama isteyen işleri nasil yapmıştır sorusu akla takılır doğal olarak. Sorunun cevabı ise Gogol'ün 'arsızlığı' diyebiliriz. Çünkü Gogol, eserlerini yazmak için seyahat etmesini ve özellikle yurtdışında olmasi gerektiğini düşünür ve buna da arkadaşlarını inandirirdi. Onlara abartılı ve görkemli mektuplar yazar ve her defasında da onlardan para desteği almasını bilirdi. Çar'dan bile bu şekilde para almıştır. Arkadaşları ve Çar ise onun gibi yetenekli ve önemli bir yazarın heba olmasını istemediklerinden ve ona saygı duydukları için sürekli destek olurlardi. Gogol, Moskova'ya gider A.. arkadaşında, Petersburg'a gider B... arkadaşında, Roma'ya gider Bayan S..'de, Frankfurt'a gider Bay T..'de konuk olur dururdu sürekli. Hatta arkadaşları, Gogol'ün haber bile vermeden elinde bir iki paket makarna ile sık sık evlerine geldiğini ve doğruca mutfağa geçip yemek yapıp çay beklediğini söylüyorlar. Gogol mektuplarında, sanki kendisini agirlamalari onların vazifeleri -hatta en önemli vazifeleri- olduğunu onlara açıkça hissettirirdi. Tabi arada arkadaşları da kendisine sitem ederlerdi ve Gogol de Ölü Canlar romanının gelirinin büyük kısmını bu yüzden arkadaşlarına vermek zorunda kalmıştır.

    Gogol'ün bu arsızlığınin arkasında ise giderek daha çok kendini bir peygamber olarak konumlandirmasi yatiyordu. İlk olarak babasının kaybiyla ailesine öğütler içeren mektuplar yazmaya başlamış ve bu hali, giderek Tanrıya olan sonsuz ve derin bağlılığının yogunlasmasiyla, kendisini Tanrısal vazifede bir peygamber olarak görmek ile sonuclanmistir. Ayrıca Gogol'ün gerçek manada arkadaşı yoktu. Çünkü aynı sebeple; Gogol bir peygamberdi ve peygamber herkesten üst bir ruh halinde ve konumdadir; onları ogutleriyle kurtarmak için görevlidir. Onun aşk olsun dostluk olsun bu tarz insani (dünyevi) ilişki ve zevklerle işi olamazdı. Nitekim Gogol, hiç evlenmemis hatta herhangi bir kadınla da ilişkisi olmamıştı, hayatı boyunca kadınlara uzak olmuş, sadece tahayyulunde utopik kadın imgesine sahip olmuştur. Ayrıca Gogol, insanları sadece kendisine faydali oldukları için severdi. Buna istisna teşkil eden üç isim vardı -annesi hariç tabi- : rehberi ve ışığı Puşkin, ressam İvan ve ölümüne şahit olduğu Yosip. Bunun dışında Gogol için insanlar kendisine hizmet veya yardım etmekle vazifeli birer kişilerdi. Böyle gördüğü arkadaşlarıyla ve hatta genel olarak hayatı için kırılma noktasıni "Arkadaşlarımla Yazismalarimdan Seçme Parcalar"(kısaca Seçme parçalar)'i kaleme alıp ve yayinlamasi teşkil eder diyebiliriz.

    Gogol, aslında Ölü Canlar'in ikinci cildi için çalışıyordu ama bir türlü bu cilt istediği gibi olmuyordu. Bunun sonucunda önce 1843'te sonra da 1845'te Ölü Canlar'in ikinci cildinin yeni versiyonlarını yaktı. Sonra da Seçme Parcalar'i kaleme almakla kendisini vazifeli gördü. Bu eserinde arkadaşları hakkında, din, kilise, memurlar, valiler, kadınlar, köylüler, hiyerarşik düzen ve kölelik gibi birçok konuda samimiyetle ve peygambervari şekilde fikirlerini yazdı. Ancak bu eser her kesimden yogun tepki aldı. Özelikle de yenilikçi liberal kesimden ve bu kesimin öncüsü Belinsky'den... Belinsky çok ağır bir mektup yazdi; öyle ki Gogol bunu okurken fenalasti. Bu mektupta Gogol'ü gerici, softa olarak niteler; çareyi mistisizmde ve bu zamana kadar yüzlerce yıldır Rusya'nın uyguladığı dua ve kilisede bulduğu için halkın onun asla affetmeyecegini ifade eder. Aslında Ölü Canlar ve Müfettiş eserleriyle Belinsky'nin ovgulerini almisken bu yoğun tepkinin nedeni neydi? Nedeni kısaca; Gogol'ün hiyerarsiden taraf olan tutucu tutumuydu. Gogol, Rus halkına, herkesin doğduğu konumda kalmasını ve daha fazlasını istememesini istiyordu. Nitekim bu meşru bir istek ve mümkün olsaydı Tanrı zaten o şekilde yaratirdi her şeyi. Ancak bulundukları konumda en iyi şekilde vazifelerini ifa ederek ve İsa'ya ve Çar'a derin baglilikla Rusya'yi olduğundan daha ileriye tasiyabileceklerini ifade eder. Hatta köylülerin okumamasi gerektiğini, okuyup da Batının yıkıcı eserlerine kapilmamalari gerektiğini yazmıştır. Hatta hayatı boyunca çok çektiği sansür kurumunu bile savunur. İşin garip tarafı gerici kesim bile tepki verir Gogol'e. Heralde onu samimi bulmamislardir ve belki de biraz da kibirli bulmuş olabilirler. Çünkü Gogol, eserlerinin yayımı için ve işlerinin yürümesi için her kesime yaklaşan birisiydi.

    Açıkçası hiciv ustası Gogol'ün bu şekilde fikirleri olduğuna çok şaşırdım. Ancak ona duyduğum yakınlık zedelenmedi. Çünkü Gogol'de kötü bir şey yapsa da bunu saf ve cok iyi niyetle yapan biri portresi hakim. Kucuklugunden beri kendini arayan ancak bunu yaparken kendini hiç açmayan, maskeler takan, kimseye yakınlık duymayan ancak ve ancak yarattığı karakterleri ve sahnede canlandırdığı tiplerle kendisinden izler serperek kendisini mutlu hisseden birisi gibidir. Yalnızlığı hiç sevmez ama hep de yalnizdir aslında. Yalnızlıktan kaçmaya çalışan ancak bunun için kendi ördüğü duvarları yıkmaya yıkmaya cesareti de olmayan ve bundan dolayı -gecici- kurtuluşu yerdegistirmede -seyahat- bulan; topluluk içinde silik, tutuk ve soğuk, lokal ortamlarda açılan, bencil, faydaci, mukemmeliyetci, iyi bir gözlemci, hayalci ve bir o kadar gerçekçi, sofu, sevimli, garip yüzlü -burunlu-, zeki, içine kapanık, şakacı, iyi oyuncu ... yani zitliklari içinde barındıran 'esrarli cuce'....

    Gogol, yine kurtuluşu seyahatte bulacaktır. Adres: Kudüs'tur. Yani, başta şükran ve minnet için gururla gideceği Kudüs, ancak planlar değişmiş, Ölü canlar bitmemiş yani gidişin nedeni, ilham aramak ve ruhunu bulmaktır. Ancak Kudüs onu etkilemez. Tanrı, topraklarını terk etmiş gibi gelir Gogol'e ve Tanrı belki de anayurdu Rusya'dadir diye düşünür. Bir süre Kudüs'te kaldıktan sonra Rusya'ya döner. Bir süre de Rusya içinde seyahat eder. Sık sık yer değiştirir ve Moskova'da Kont Tolstoy'un ruhi yardımcısı -koçu- papaz Matvey ile tanışır (malesef). Bu papaz oldukça sofu ve bagnazdir, ateşli vaazlar verir. Papaz ona yazarlığı bırakmasıni, ruhunu kurtarmasini; bunun içinde oruç tutmasını ve ruhunu tamamen perhize sokmasını telkin eder. Gogol de malesef onu dinler ve tuttuğu oruclar onun sağlığını oldukça bozar. Arkadaşları onu zor tanirlar.

    4 Şubat'ta papazi son kez ziyaret eder.
    11 Şubat'ta Ölü Canlar'in ikinci cildinin üçüncü versiyonunu yakar!
    Doktorlar da hem bedenen hem de ruhen çökmüş yazarı yanlış tedavi ederler. Gogol, Delinin Ani Defteri'ndeki karakterin son hallerini yaşar adeta!
    Ve 21 Şubat 1852'de hayatını kaybeder.
    Moskova'ya gömülür.

    Gogol'den geriye eski bir redingot ve üç beş bunun gibi giysi kalır. Ve tabiki eserleri! Puşkin'le birlikte Rus edebiyatının yolunu açmis ve o yoluna ışık tutmus; bu sayede artlarindan gelen tüm Rus yazarlarını etkileyen büyük bir usta ve öncü olmuştur.

    Klişe olmuş tabirle, Rus edebiyatı onun "Palto"sundan ve Puşkin'in satirlarindan çıkmıştır.


    Keyifli okumalar..



    Notlar:

    1) Palto hikayesinin orijini:

    #55426487

    Ayrıca Gogol, Petersburg'taki ilk yıllarında çok yoksulluk çekmiş ve paltosuz kalmıştır. Bir arkadaşı kendisine palto hediye etmiştir.


    2) Belinsky'nin mektubu:

    #55438332


    3) Gogol'ün Dostoyevski değerlendirmesi (Insanciklar romanı özelinde):

    #55434117


    4) Gogol'ün burun takıntısı ve Roma aşkı:

    #55321753


    5) Gogol'ün ölümünün ardından Turgenyev'in sozleri:

    #55477530


    6) Palto, Burun ve Delinin Anı Defteri öykülerine yaptığım inceleme yazısi:

    #55085862

    7) Müfettiş eseri hakkındaki inceleme yazım:

    #55548162

    8) Ölü Canlar hakkındaki incelemem:

    #55848253
  • 184 syf.
    ·2 günde·7/10
    Tüm alıntılar
    Sıkıntı,
    üzüntü ve vicdan azabından bütün gece
    uyuyamadım. Hâlbuki vicdan azabının ruhu
    rahatlattığını söylerler.

    Nasıl oldu bilmem ama
    gururum mutsuzluğuma karıştı.


    Bugüne dek kaderimde tanışmamız yazılı
    olan insanların en garibi, en görülmemişi ve en
    acınacak hâlde olanı hakkında bir şeyler
    söyleyeceğim şimdi. Onun hakkında şu anda
    konuşmamın sebebi, o ana kadar pek dikkatimi
    çekmemiş olmasıdır. Oysa şimdi Pokrovski’yi
    ilgilendiren her şey, birden özel ilgimi çekmeye
    başladı.


    Taşıdığı tek insanca duygu
    oğluna olan sınırsız sevgisiydi


    Acaba yazı mı yazıyordu yoksa
    düşünüyor muydu?

    Ben aptalın biriydim, hiçbir şeyden
    haberim yoktu. Tek kitap bile okumamıştım ama
    o bilgiliydi. O anda kitapların ağırlığıyla
    yamulmuş raϐlara kıskançlıkla baktım. Hayal
    kırıklığı, ümitsizlik ve öϐke duyuyordum. Bütün
    kitaplarını tek tek ve mümkün olduğunca çabuk
    okuma hevesine kapıldım. Bilmem, belki de onun
    bildiği her şeyi öğrenirsem, onun arkadaşlığına
    daha çok layık olurum diye düşündüm. Hemen
    ilk rafa koştum ve elime geçen ilk tozlu cildi hiç
    tereddüt etmeden alıverdim. Korku ve
    heyecandan titreyerek kıpkırmızı bir hâlde
    çalıntı kitabı odama götürdüm. Annem yattıktan
    sonra kandilin ışığında gece boyunca okumayı
    kafama koydum.

    “Bittim ben!
    Sonum geldi!”

    “Bittim ben!
    Sonum geldi!” diye düşündüm. “Hapı yuttum,
    belaya çattım! On yaşında bir çocuk gibi aptalca
    bir yaramazlık yaptım. Aptal, küçük bir kızım
    ben! Tam bir budalayım!


    “Böyle aptalca şeyler yapmaktan utanmıyor
    musunuz? Adam olmayacak mısınız?”

    “Ne zaman
    kendinizi kontrol edip değişiklik olsun diye akıllı
    uslu davranmayı öğreneceksiniz? Size bakan da
    artık bir çocuk olmadığınızı, on beş yaşında
    kocaman bir kız olduğunuzu sanır!


    Acı çekiyordum.


    Şiddetli bir acı kalbimi sıkıştırdı...
    Sandalyeden fırladım, içimdeki ezici sıkıntıyla
    çığlığı bastım. Tam o anda kapı açıldı ve
    Pokrovski içeri girdi.


    Hatırladığım tek şey, kendime geldiğim
    zaman kollarında olduğumdu. Beni sandalyeye
    oturttu, bana bir bardak su verdi ve soru
    yağmuruna tuttu. Ne yanıt verdiğimi
    hatırlayamıyorum.

    “Kendi başınıza oturmak can sıkıcı olur,”
    dedi. “Alın size bir kitap getirdim. Okursanız
    sıkılmazsınız.”


    . O anı bütün kalbimle beklediğim
    hatta bütün gün hayalini kurup sorularını ve
    yanıtlarımı hazırladığım hâlde yine de utangaç,
    sıkılgan ve kendimden rahatsız olmuştum,


    Okumak, bazı şeyler öğrenmek istediğimi, küçük
    bir kız olarak görülmenin beni rahatsız ettiğini
    anlattım...


    Garip bir ruh hâli içinde olduğumu
    tekrar söyleyeyim. Kalbim hassaslaşmıştı,
    gözlerimden yaş geldi. Ondan hiçbir şey
    saklayamadım. Her şeyi, her şeyi anlattım.
    Onunla arkadaş olmak, sevgi içinde yaşamak, onu
    avutmak istediğimi söyledim. Bana utanmış,
    hayret etmiş biçimde baktı, hiç sesini çıkarmadı.


    Pokrovski ellerimi
    tutuyor, öpüyor, göğsüne bastırıyordu.


    Kalbim
    ısındı!.. Duygularımı ondan saklamaya
    kalkışmadım.

    Hem hüzünlü hem neşeli günlerdi.
    Şimdi de hem hüzün hem de neşeyle
    hatırlıyorum. Acı tatlı anılar hep üzüntü
    kaynağıdır,

    Kalbim ağırlaştıkça, içim
    sıkıldıkça, hüzünlendiğimde, tıpkı sıcak bir
    günün ardından gelen nemli bir gecede çiy
    tanelerinin, güneşte kavrulan zavallı, solmuş
    çiçeği tazeleyip canlandırması gibi anılar da kalbi
    canlandırır ve tazeler.


    Yeni düşünceler, yeni
    izlenimler, coşkulu bir hızla kalbime aktı. Bu yeni
    duygu ne kadar heyecanlı, karmakarışık ve
    büyük bir çaba gerektiriyorsa, o kadar da
    çekiciydi; ruhumu tatlı tatlı titretiyordu. Ansızın
    kalbime hücum ettiler. Garip bir karmaşa tüm
    bedenimi rahatsız etti. Ama bu çılgın saldırı
    benim dengemi bozamadı. Kendimi hayallere
    kaptırdım, bu da benim kurtarıcım oldu.

    Onu hemen benim kitapçıma doğru çektim.
    “İşte,” dedim, “bu on bir kitap sadece otuz iki
    buçuk ruble ediyor. Benim otuz rublem var, eğer
    iki buçuk ruble de siz eklerseniz o zaman bunları
    alıp oğlunuza beraber hediye ederiz.”

    “Hepsini mi? Yani bütün kitapları mı?”
    “Evet, bütün kitapları.”
    “Kendi adıma mı?”
    “Evet, kendi adınıza.”
    “Sadece kendi adıma? Yani yalnız ben
    almışım gibi?”
    “Evet, evet, sadece kendi adınıza...”

    Çok garipti, ağlayamıyordum
    ama içim parçalanıyordu.


    Son bir kez
    aydınlığı, dünyayı ve güneşi görmek
    arzusundaydı.


    annemin kucağına
    atıldım. Onu bütün gücümle kollarımda sıktım,
    öptüm ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
    Sanki son kalan dostumu da ölüme teslim
    etmemek için sıkı sıkı sarılıyordum. Ama ölüm,
    zavallı annemin de üzerinde dolaşıyordu...



    ***
    Dünkü adalar gezimiz için size nasıl
    minnettarım Makar Alekseyeviç! Ne güzeldi, taze
    ve yemyeşil! Yeşil doğayı görmeyeli çok uzun
    zaman olmuştu. Hastayken öleceğimi, ölümümün
    çok yakın olduğunu düşünüp duruyordum. Şimdi
    dün yaşadıklarımın benim için ne demek
    olduğunu bir düşünsenize!




    Gökyüzü de soluk ve bulutsuzdu, güneş
    batıyordu.

    Kalbim parçalandı, gözyaşlarımı
    tutamadım. Ama bütün bunları size neden. yazıyorum ki?



    Bunlar başkalarına kolay kolay
    anlatılabilecek şeyler değil, insan kendisi bile zor
    anlıyor. Ama belki siz beni anlarsınız. Aynı anda
    hem hüzün hem kahkaha! Siz ne kadar iyi bir
    insansınız Makar Alekseyeviç!



    Dün neler
    hissettiğimi anlamak için gözlerimin içine
    baktınız ve coşkumu görüp memnun oldunuz.
    Her çalıda, ağaçta, su birikintisinde şöyle bir
    durup güzellikleri gösteriyor ve sanki bunlar
    benim diyordunuz. Bunlar da sizin çok iyi bir
    kalbiniz olduğunu gösterir Makar Alekseyeviç.
    İşte sizi bu yüzden seviyorum.




    Beni unutmayın, sık sık uğrayın.
    V. D.


    Varvara Alekseyevna!
    Benim küçük güvercinim; ben dünkü
    gezimizi şiirsel bir anlatımla sergilemenizi
    beklerken, siz tek bir sayfada geçiştiriverdiniz.
    Küçücük mektubunuzda bile her şeyi ne güzel
    anlatmışsınız.

    Bana kinsiz,
    insanları incitmeyen, Tanrı’nın doğada ortaya
    koyduğu güzelliklerin değerini bilen iyi bir adam
    olduğumu söylüyorsunuz ve bana bir sürü övgü
    yağdırıyorsunuz. Bütün bunlar doğru. Her şey
    doğru.

    Ben cahil ve aptal bir insan olabilirim ama kalbim
    herkesin kalbi gibidir.

    Kötü niyetlinin biri bana
    neler etti biliyor musunuz Varenka? Bana
    yaptıklarını anlatmak bile utanç verici. Şimdi siz,
    ‘neden yaptı?’ diye sorabilirsiniz. Uysal bir insan
    olduğum için. Sakin ve iyi niyetli olduğum için!


    Ben her şeye alışabilirim, çünkü uysal
    bir adamım, küçük bir adamım. Ama bütün
    bunların sebebi ne diye soruyorum? Kime ne
    yaptım? Kimin rütbesini çaldım? Kimseyi
    üstlerine ispiyon ettim mi? Hak etmediğim
    ikramiyeye el uzattım mı? Yalan uydurdum mu?
    Bunları yapabileceğimi düşünmek bile
    haksızlıktır. Neden böyle bir şey yapayım ki?
    Bana bir baksanıza. Kalleşliğe ve hırsa eğilimli
    biri gibi görünüyor muyum?


    Siz beni yine de
    değerli biri olarak görüyorsunuz hayatım. Siz
    onların hepsinden çok daha yüce bir insansınız.

    En büyük vatandaşlık erdemi nedir?

    Öyleyse geçimimi böyle kazanmamın nesi kötü?
    Bu iş günah mı? “Sadece evrak kopya eder,”
    diyorlar. “Şu kâğıt faresi adam kopyacılıkla para
    kazanıyor,” diyorlar. İyi de bunun utanılacak nesi
    var?

    Hoşça kalın benim
    sevgilim, küçük güvercinim, tek tesellim! Söz
    veriyorum sizi görmeye geleceğim. Sakın
    sıkılmayın, size kitap getireceğim. Şimdilik hoşça
    kalın Varenka.
    İyiliksever dostunuz,
    MAKAR DEVUŞKİN


    Sayın Makar Alekseyeviç!
    Size çok acele yazıyorum, çünkü hemen
    bitirmem gereken bir işim var. Bakın size ne
    söyleyeceğim. Çok avantajlı bir alışveriş
    yapmanız mümkün. Fedora bir erkek arkadaşının
    yenisi kadar iyi bir üniforma, çamaşır, yelek ve
    şapka sattığını söyledi, hem de çok ucuza. Neden
    siz almıyorsunuz? O kadar da parasız değilsiniz.
    Biraz paranız var, kendiniz söylemiştiniz. Artık
    cimriliği bir tarafa bırakın lütfen! Bunlar gerekli
    şeyler. Kendinize bir bakın, yırtık pırtık giysilerle
    dolaşıyorsunuz. Ayıp ediyorsunuz! Her tarafı
    yamalı. Hiç yeni bir şeyiniz yok. Olduğunu
    söyleseniz de ben olmadığından eminim. Lütfen
    söylediğimi yapın, bu giysileri alın. Bunu benim
    için yapın. Eğer beni seviyorsanız alın onları.

    Ah Makar Alekseyeviç kendinizi
    harap ediyorsunuz. Benim için harcadıklarınız
    hiç de küçümsenecek bir miktar değil. Korkunç
    bir para! Benim bunlara ihtiyacım yok. Nasıl da
    müsrifsiniz. Bunların hepsi gereksiz. Beni
    sevdiğinizi biliyorum. Buna inanıyorum. Onun
    için de bana bunu hediyelerinizle kanıtlamanıza
    gerek yok. Üstelik ne kadar pahalı olduklarını
    bildiğim için bana acı veriyor. Size son kez
    söylüyorum, vazgeçin artık, duyuyor musunuz?
    Sizden rica ediyorum, yalvarıyorum.

    Artık benden daha ne istiyorlar? Fedora bunların
    dedikodu olduğunu, beni artık rahat
    bırakacaklarını söylüyor! Umarım öyledir!
    V. D


    Benim güvercinim!

    Sizin
    varlığınız bile yetiyor. Ben hiç böyle bir şey
    yaşamamıştım. Artık iyice hayata karıştım.
    Öncelikle artık iki kat daha güçlü yaşıyorum
    çünkü siz benim çok yakınımdasınız ve beni çok
    mutlu ediyorsunuz.

    Çocukların düşünceli olmalarına hiç
    dayanamam Varenka, bunu görmek bile çok
    üzücü!

    Yerde paçavralardan yapılmış bir bebek
    duruyordu. Onunla oynamıyordu. Parmağını
    ağzına sokmuş hiç kıpırdamadan dikiliyordu
    orada. Ev sahibi ona şeker verdi, şekeri aldı ama
    yemedi. Ne hüzünlü değil mi Varenka?
    Makar DEVUŞKİN

    Sevgili Makar Alekseyeviç!
    Kitabınızı geri gönderiyorum. Hiçbir işe
    yaramaz bir şey! Boşu boşuna göz yormak! Böyle
    bir hazineyi nereden kazıp çıkardınız? Şaka bir
    yana Makar Alekseyeviç siz gerçekten böyle
    kitaplardan hoşlanıyor musunuz? Yakında bir
    yerlerden kitap gelecek. Eğer isterseniz sizinle
    paylaşırız. Şimdilik hoşça kalın. Hiç yazacak
    zamanım yok gerçekten.
    V. D.


    Ah Varenka edebiyat harika bir şey. Önceki
    gün bu insanlarla beraber olunca bunu daha iyi
    anladım. Çok esrarlı bir şey! İnsanların kalplerini
    güçlendirir, ders verir. Ellerindeki küçücük bir
    kitapta bir sürü şey var. Harika bir kitap!


    “Kontes!” diye bağırdı. “Kontes! Bu
    tutkunun ne kadar korkunç olduğunu, ne delilik
    olduğunu biliyor musunuz?


    Sizi seviyorum, sizi delice, çılgınca
    seviyorum



    Önemsiz şeyler
    bitkin kalbimi tüketen cehennem ateşini
    söndüremez. Zinayida, Zinayida...”


    “Beni sevdiğini söyle Züleyha! Söyle, söyle.
    Hadi söyle!”
    “Seni seviyorum Yermak,” diye fısıldadı
    Züleyha.




    “Şükürler olsun! Çok mutluyum!..
    Gençliğimden beri zavallı ruhumun istediği her
    şeyi verdin bana. Yol gösterici yıldızım, beni
    buralara sen getirdin. Beni Kamenni Poyas’a
    [15]
    sen getirdin. Züleyha’mı bütün dünyaya
    göstereceğim. O vahşi canavarlar beni
    suçlamaya cesaret edemeyecekler!



    Ah şu seven
    ruhumun gizli acılarını bir anlayabilselerdi!


    Tek
    bir damla gözyaşındaki şiiri görebilselerdi!



    Bırak da gözyaşlarını öpeyim, o kutsal yaşı kurutayım...
    O bu dünyaya ait bir kadın değil!”


    “Yermak,” dedi Züleyha, “dünya çok kötü,
    insanlar çok acımasız! Bize rahat vermezler, bizi
    kınarlar sevgili Yermak! Baba yurdunda,
    Sibirya’nın karları içinde yetişmiş zavallı bir kız
    senin soğuk, buz tutmuş, acımasız, boş dünyanda
    ne yapsın? İnsanlar beni anlamazlar, canım!”









    Ama dikkat edin de ağzınızda
    eritin, sakın çiğnemeyin, dişleriniz ağrır. Belki de
    meyveli şekerleri seversiniz. Lütfen bana yazıp
    haber verin. Şimdilik hoşça kalın. Tanrı sizi
    korusun küçük güvercinim. Sonsuza dek sizin en
    sadık dostunuz olan,
    MAKAR DEVUŞKİN

    İnsanın alıştığı yerde
    yaşaması iyidir, zamanının yarısı seϐillikle geçse
    bile iyidir.


    Neden beni hiç görmeye
    gelmiyorsunuz?


    Çok yakında öleceğimi
    düşünüyorum -aslında bundan eminim-. Kimse
    bana cenaze töreni düzenler mi? Tabutumun
    arkasında duran olur mu? Kimse beni özler mi?..

    Neden beni
    şekerlerle besleyip duruyorsunuz? Nereden
    bulursunuz bu parayı bilmem!



    Kalbimden
    geçenleri söyleyebildiğim zaman kendimi daha
    iyi hissediyorum. Hoşça kalın, hoşça kalın
    dostum!
    V. D.

    Artık bu perişanlık yeter! Kendinizden
    utanmalısınız! Yeter artık küçük meleğim. Nasıl
    oluyor da böyle şeyler düşünebiliyorsunuz?
    Hasta falan değilsiniz. En küçük bir hastalığınız
    bile yok. Gayet iyisiniz, biraz soluksunuz ama
    iyisiniz.


    Siz giderseniz ben ne yaparım, benim
    kimim kalır? Hayır, Varenka sevgilim, bu ϐikri
    kafanızdan çıkarın. Bizim neyimiz eksik? Sizi çok
    seviyoruz, siz de bize düşkünsünüz, öyleyse
    böyle sakin sakin yaşamaya devam edelim.



    Sadık dostunuz,
    Makar DEVUŞKİN
    NOT: Kitap için teşekkür ederim. Biz de
    Puşkin okuyacağız. Bu akşam size uğrayacağıma
    söz veriyorum.

    Sizin benim
    yüzümden kendinizi nasıl mahvettiğinizi, son
    kuruşunuzu bile bana harcadığınızı görmediğimi
    mi sanıyorsunuz? Varınızı yoğunuzu satıp beni
    güç durumdan kurtaracağınızı yazıyorsunuz.
    Size inanıyorum dostum. İyi kalpliliğinize
    inanıyorum ama her şey söylendiği gibi kolay değil.

    Sizin gibi iki iyi kalpli insanın perişanlığını
    seyretmekten doğan keder, o kadar. Size küçük
    de olsa nasıl bir yararım dokunabilir? Bana ne
    diye ihtiyacınız olsun? Size ne iyilikte bulundum
    ki?



    Bütün ruhumla size bağlıyım.



    Sizi tüm
    kalbimle seviyorum ama acı kader! Sadece
    sevmekle kalıyorum.


    Sizi seven,
    V. D.

    Saçmalık, saçmalık bunlar Varenka! İnsan
    size bir saniye için arkasını dönse aklınıza kim
    bilir neler gelecek. Hiçbir konuda haklı değilsiniz!
    Hepsi saçmalık!



    Neyimiz eksik küçüğüm, söyleyin bana. Biz
    size düşkünüz, siz de bize. Hepimiz hâlimizden
    memnunuz. İnsan başka ne ister? Yabancıların
    içinde ne yapacaksınız? Bu ne demektir, bilir
    misiniz?..



    Siz olmadan ne yaparız? Benim
    gibi bir yaşlının hâli ne olur?



    Bana büyük bir yararınız var Varenka. Üzerimde
    çok iyi bir etkiniz var. Sizi bir an düşünmekle bile
    neşeleniyorum... Size mektup yazıp içimden
    geçenleri anlatıyorum, sizden de ayrıntılı bir
    yanıt alıyorum. Size giyecek alıyorum, şapka
    alıyorum, bazen siz bana sipariş veriyorsunuz,
    onu yerine getiriyorum... Bana yararınız
    olmadığını nasıl söylersiniz? Bu yaşımda yalnız
    başıma kalsam hâlim ne olurdu? Belki siz bunları
    düşünemezsiniz Varenka ama düşünmelisiniz




    “Ben olmazsam hâli ne olur?” diye kendi
    kendinize sormalısınız.

    Siz
    olmasanız Neva’nın dibini boylardım! Evet,
    Varenka sonum bu olurdu. Siz gidince bana
    yapacak ne kalır? Belli ki bir arabacı beni
    arabaya yükleyip Volkovo’daki mezarlığa
    götürsün, tabutuma da elbisesi çamur içinde,
    yaşlı bir dilenci kadın eşlik etsin, mezarım
    toprakla doldurulsun ve oracıkta yapayalnız
    kalayım istiyorsunuz. Bu haksızlık küçüğüm

    Neler yapmışım ben? Hangi dağ başındaymışım?


    Örneğin beni
    düşünün. Ben aptalım, doğuştan aptalım. Çok
    önemli kitapları okuyamıyorum ama bunu
    okuduğum zaman sanki kendim yazmışım gibi
    hissettim. Sanki kalbimi elime alıp, insanlar
    içindekileri görsün diye içini dışına getirdim ve
    ayrıntısıyla tanımladım. İşte böyle! Öyle sade ki.
    Böyle bir kitabı ben de yazabilirim. Neden ben
    yazmadım? Ben de kitapta anlatılan aynı şeyleri
    hissediyorum.



    Her şey olabilir. İşte böyle
    küçüğüm. Ama siz bizi terk etmek istiyorsunuz.
    Benim başıma kötü bir şey gelmesini mi
    istiyorsunuz Varenka? Hem kendinizi hem de
    beni mahvedeceksiniz. Ah sevgilim, Tanrı aşkına
    bu geçici hevesleri küçücük kafanızdan çıkarın
    da bana gereksiz bir acı yaşatmayın. Benim
    küçük kuşum, siz daha olgunlaşmadınız,
    kendinizi kötülüklerden nasıl koruyacak, nasıl
    savunacaksınız? Lütfen Varenka, artık kendinizi
    toplayın. Aptalca ϐikirlere kulak asmayın. Saçma
    öğütlere aldırmayın.

    Her şey olabilir. İşte böyle
    küçüğüm. Ama siz bizi terk etmek istiyorsunuz.
    Benim başıma kötü bir şey gelmesini mi
    istiyorsunuz Varenka? Hem kendinizi hem de
    beni mahvedeceksiniz. Ah sevgilim, Tanrı aşkına
    bu geçici hevesleri küçücük kafanızdan çıkarın
    da bana gereksiz bir acı yaşatmayın. Benim
    küçük kuşum, siz daha olgunlaşmadınız,
    kendinizi kötülüklerden nasıl koruyacak, nasıl
    savunacaksınız? Lütfen Varenka, artık kendinizi
    toplayın. Aptalca ϐikirlere kulak asmayın. Saçma
    öğütlere aldırmayın.

    V. D.
    NOT: Eğer tiyatroya gidecek olursak yeni
    şapkamı ve pelerinimi takacağım. Nasıl
    kaderindeki her şeyi Tanrı yazar. Birinin
    kaderinde general apoleti takmak varken,
    ötekinin düşük dereceli bir memur olmak
    yazgısıdır. Biri emirler yağdırırken öteki de
    verilen emirlere hiç homurdanmadan titreye
    titreye korkuyla boyun eğer. Her şey insanın
    yeteneğine göre olur. Birisinin bir şeye, ötekinin
    de başka bir şeye yeteneği vardır ama bunların
    hepsi de Tanrı vergisidir.

    Saçlarım ağaracak
    kadar uzun yaşadım, bu süre içinde büyük bir suç
    işlediğimi hatırlamıyorum.


    2
    Saçlarım ağaracak
    kadar uzun yaşadım, bu süre içinde büyük bir suç
    işlediğimi hatırlamıyorum.

    Kaldırımın kötü
    olduğu yerlerde çizmelerimi korumak için
    parmak uçlarımda yürürsem ne olur sanki?
    Param yoksa ve çay bile alamıyorsam bundan
    söz etmeye ne gerek var? Sanki herkes çay içmek
    zorundaymış gibi! Ben ne yiyorlar diye insanların
    ağzının içine bakıyor muyum?

    Şimdiye kadar
    kimi aşağılamışım?

    Şimdiye kadar
    kimi aşağılamışım? Yo hayatım, benimle
    uğraşmayan insanları neden aşağılayayım?

    Bazen içine düştüğüm durumları
    anlatamamak kaygısıyla herkesten kaçar,
    saklanırım. Bazen yüzümü göstermeye korkarım.
    Kim bilir kötü diller hakkımda neler
    konuşuyordur diye düşünürken bile titrerim.
    Çünkü insanın aleyhine sürekli bir şeyler
    uydurup dururlar


    İnsanın tüm özel ve genel
    yaşamı edebiyata konu olur, basılır, okunur,
    gülünür, dedikodusu yapılır! Bu durumda da
    artık sokağa çıkmak imkânsızlaşır. Her şey
    öylesine ayrıntılı anlatılır ki sokaktaki
    yürüyüşümden bile hemen tanınırım.


    Peki, siz neden bana
    böyle bir kitap gönderdiniz? Bu kötü bir kitap
    Varenka. Gerçek hayat bu değil. Çünkü böyle bir
    memur olmaz. Böyle bir kitap okuduktan sonra
    insan kederleniyor.
    Sadık köleniz,
    Makar Devuşkin


    Nasıl olur? Nasıl olur da
    cesaretinizi kaybedersiniz Makar Alekseyeviç?
    İnsanlar sizin için ne düşünür?

    ? Benim ve herkesin saygı
    duyduğu sevecenliğiniz, alçak gönüllülüğünüz ve
    bilgeliğiniz ne oldu?



    Ah
    dostum! Mutsuzluk bulaşıcı bir hastalıktır



    Zavallı ve mutsuz insanlar daha kötü olmamak
    için birbirlerinden uzak durmalıdırlar.


    Size
    yazmam için beni zorlayan şey onurum
    konusundaki bencilliğim değil, kalbimden hiçbir
    zaman silemediğim sevgi ve dostluk. Hoşça kalın.
    Mektubunuzu sabırsızlıkla bekliyorum.



    Ah Varenka, ah! İşte bu kez suçlu olan
    sizsiniz! Mektubunuzla beni hayal kırıklığına
    uğrattınız ve şaşırttınız. Ancak şimdi sakin
    hâldeyken kalbimin derinliklerini inceleyince
    haklı olduğumu fark ettim. Ben sarhoş olmamdan
    söz etmiyorum. -Onu boş verin hayatım- Ben size
    duyduğum sevgiden söz ediyorum. Bu sevgi hiç
    de mantıksız bir sevgi değil. Siz bu konuda bir şey
    bilmiyorsunuz.


    Sizi sevmekten başka yapılacak bir
    şeyim olmadığını bilseydiniz böyle şeyler
    söylemezdiniz. Siz sadece düşündüklerinizi
    söylüyorsunuz, eminim ki kalbiniz başka şeyler
    söylüyordur.


    Benim
    meleğimi hiç kimse aşağılayamaz.

    kaderimde varmış, hiç
    kuşkusuz kaderimmiş. İnsan kaderinden
    kaçamaz, biliyorsunuz.



    Duygularım ölmüş gibi.

    Tanrı aşkına gelip
    beni görün, hemen bugün gelin.


    Aslında her
    gün gelseniz ne güzel olur.


    Melek
    kalbinizin iyiliğine inanıyorum Varenka. S


    Kalbimin
    derinliklerinde acıdan başka bir şey yok.

    Neler hissettiğini
    mi merak ediyorlar?

    Nasıl biri olduğunu mu
    düşünüyorlar?


    Şu yazar
    bozuntuları ne yazarlarsa yazsınlar zavallı
    insancıklar hiç değişmez.


    Paralarını bağış için verdiklerini düşünüyorlar
    ama hiç de öyle değil. Onlar zavallı insancıkları
    sergilemek için böyle yapıyorlar. Bağışın bile
    günümüzde bir amacı var...

    Peki, nasıl oluyor da
    zavallıcıklar bütün bunları biliyorlar ve böyle
    düşünebiliyorlar? Çünkü tecrübeleri var!


    Kabalığımı affedin, siz kimsenin içinde
    soyunmazsınız, değil mi? Aynı şekilde onlar da,
    insanların onların gizli köşelerine dalıp özel
    hayatını öğrenmelerini istemezler. O hâlde
    dürüst bir insanın onuruna, şereϐine saldırmaya
    kalkışan düşmanlarla birlik olup beni
    aşağılamanın bir gereği yok.

    Sizi mutlaka görmek
    istiyorum.
    V. D.

    Meleğim Varvara Alekseyevna!


    Sonuç olarak bütün
    cesaretimi toplayıp, utancımı delik deşik cebime
    sakladım ve Pyotr Petroviç’in yanına gittim.
    Umut doluydum ama aynı zamanda da
    heyecandan ölecektim

    Görüyorsunuz Varenka, belki
    değerli insanlar olabilirler ama hepsinin de burnu
    büyük. Neden onlara muhtacız sanki?


    Yarın onu görmeye gideyim mi? Ne diyorsunuz
    meleğim? Eğer borç para bulamazsam başım
    derde girer. Ev sahibim beni evden çıkarmak
    üzere, artık yemek de vermeyecek. Çizmelerim
    de berbat durumda. Ceketimde düğme kalmamış.
    Ya amirlerimden biri bu durumu fark edecek
    olursa? İşte o zaman çok kötü olur Varenka!
    Makar Devuşkin


    Size yardım edememektense ölürüm daha iyi!
    Yapamayacak olursam ölürüm Varenka, ölürüm!

    Neden dikiş dikmek zorunda kalasınız?
    Neden çalışmak zorundasınız? Neden güzel
    başınızı ağrıtıyorsunuz, güzelim gözlerinizi
    yıpratıyor, sağlığınızı bozuyorsunuz? Ah Varenka
    ah!

    Yani sizce ilk görüşte böyle
    bir güven bırakabilir miyim? Daha ilk bakışta
    benim hakkımda iyi bir izlenim edinirler mi?
    Görünüşümü gözünüzün önüne getirin, sizce
    güven verebilir miyim? Ne dersiniz?

    Bütün
    mektuplarınızı dikkatle okuyorum ve her bir
    mektubunuzda kendiniz için olmadığı kadar
    benim için endişelendiğinizi görüyorum.
    Kuşkusuz insanlar iyi bir kalbiniz olduğunu
    söylerler ama bence bu çok fazla.

    Eğer insan başka
    birisinin dertlerini bu denli ciddiye alıp ilgilenirse
    sonu mutsuzluk olur!


    Göreceksiniz, her şey yoluna girecek. Her şey
    düzelecek. Aksi hâlde böyle yaşamanız, hep
    insanların acılarına üzülmeniz, perişan olmanız
    çok kötü sonuçlar doğuracak. Hoşça kalın
    dostum. Size yalvarıyorum benim için
    endişelenmeyin V.D



    Varenka, küçük güvercinim!


    Evet meleğim, ben de kendi
    kendime yüreksiz olmamam gerektiğini
    söylüyorum.

    işe giderken giyeceğim
    ayakkabılarımın hâlini siz de biliyorsunuz. Sorun
    bu Varenka. Bilirsiniz böyle sorunlar insanı yer
    bitirir. Ama aslına bakarsanız ben sadece kendim
    için üzülmüyorum, sadece kendim için sıkıntı
    çekmiyorum. Ben ayazda bile dışarı paltosuz ya
    da ayakkabısız çıkmaya aldırmam. Buna
    dayanabilirim, her şeye katlanırım. Sıradan, basit
    bir insanım ben. Ama insanlar ne derler? Paltosuz
    dolaşırsam sivri dilli düşmanlarım neler
    konuşurlar? Bilirsiniz, insan başkaları için giyinir.
    Ayakkabılar insanın onurunu ve adını korumak
    içindir. Delik ayakkabılarla insan hem onurunu
    hem de namını kaybeder. Buna inanın,
    deneyimlerime güvenin küçüğüm. O çalakalem
    yazan yazar müsveddelerini değil, dünyayı ve
    insanları iyi tanıyan bu ihtiyarı dinleyin.


    Bilirsiniz, insan başkaları için giyinir.

    Ah Varenka, o anda keşke yer yarılsaydı da
    içine girseydim. Donakaldım. Ayaklarım kaskatı
    oldu. Buz gibi bir şey sırtımdan aşağı indi. Ona
    baktım, o da bana baktı.

    İşte herkes bana böyle davranıyor. Bu
    insanlar için ayakkabılarını sildikleri bez kadar
    değerim yok.

    İşte herkes bana böyle davranıyor. Bu
    insanlar için ayakkabılarını sildikleri bez kadar
    değerim yok.

    “Seni aptal seni,”
    “Sensin,

    Böyle yaşamak utanç verici.


    Sanki yersiz yurtsuz
    bir serseriyim.

    Bu büyük bir felaket! Bu benim
    sonum! Bir daha iϐlah olmaz bir şekilde
    mahvoldum.
    M. D.

    Bugün bizi ziyarete gelirseniz biraz teselli
    bulacağım.
    V. D.


    Aklımı
    kaçıracağım. Hiç utanmıyor musunuz? Kendi
    kendinizi mahvedeceksiniz. Adınızı bir düşünün!


    Onurlu bir beyefendi ve kendisine saygısı olan
    bir insansınız. Herkes duyarsa neler olur?
    Utancınızdan ölürsünüz! Hiç Tanrı korkunuz yok
    mu?

    Size
    bizi görmeye gelmenizi söylemiştim ama
    gelmediniz. Demek ki benim gözyaşlarımın ve
    yalvarmalarımın sizin için bir anlamı yokmuş
    Makar Alekseyeviç

    Lütfen bize gelin, göreceksiniz size iyi gelecek.
    Beraber okuruz, geçmişi anarız.



    Ben yalnız sizin için
    yaşıyor, sizin hatırınız için burada kalıyorum.

    fakirliğin günah
    olmadığını unutmayın. Aslına bakarsanız
    ümitsizliğe kapılacak ne var? Hepsi geçici!

    Tanrı’ya
    güvenin, o her şeyi düzeltecektir.
    V. D.


    Utanç duyuyorum Varvara Alekseyevna,
    canım, utanç duyuyorum.

    Ayakkabımın tabanı düşüyor ve ben buna hiç
    aldırmıyorum. Taban dediğiniz nedir ki? Sıradan,
    çamurlu, pis bir şey! Zaten ayakkabılar
    saçmalıktır! Yunanlılar ayakkabısız dolaştılar da
    bizim gibi insanlar neden acaba böyle önemsiz
    şeyleri konu ederek zaman kaybediyorlar ki? O
    zaman neden beni küçümseyip aşağılıyorsunuz?

    Ben de çok
    üzülüyorum ve ağlıyorum. Size mutluluk ve
    sağlık diliyorum. Bana gelince mutluyum,
    sağlığım yerinde meleğim.
    Dostunuz,
    Makar Devuşkin

    Suçlu olduğumu bilerek cesaretimi
    kaybettim.
    Ben kötü bir insan değilim, zalim değilim

    İnsanın sizi incitebilmesi için kana susamış bir
    kaplan olması gerekir güvercinim. Oysaki benim
    kuzu gibi bir kalbim var

    Çok duygulu ve iyi bir
    insan. Ben de çok duyguluyum, bütün bunlar bu
    yüzden başıma geliyor zaten

    Benim aptal olduğumu
    söylüyorlardı, ben de onlara inanıyordum. Ama
    siz gelince, karanlık dünyam aydınlandı. Kalbim
    ve ruhum aydınlandı. İçime huzur doldu. Başka
    insanlardan daha kötü olmadığıma inanmaya
    başladım


    Siz
    her şeyi bildiğinize göre gözümde yaşlarla size
    yalvarıyorum, lütfen artık beni sorgulamayın.
    Kalbim kırılıyor, bu bana çok acı geliyor.
    Saygılarımı sunuyorum.
    Sadık dostunuz,
    M.D



    3

    lütfen artık beni sorgulamayın.
    Kalbim kırılıyor, bu bana çok acı geliyor.
    Saygılarımı sunuyorum.
    Sadık dostunuz,
    M.D


    Köydeyken sonbaharı nasıl da severdim! O
    zamanlar çocuktum ama ne duygular yaşardım.
    Sonbahar akşamlarını, sabahlarından daha çok
    severdim. Evimizin birkaç yüz metre ilerisinde
    bir tepenin altında bir göl olduğunu hatırlıyorum.
    Hâlâ görür gibiyim. Bu göl kocaman, aydınlık ve
    kristal kadar pürüzsüzdü. Bazen eğer durgun bir
    akşamsa göl de sakin olurdu. Su ayna gibiydi.

    Su ayna gibiydi.
    Taptaze ve soğuk!

    Çok
    mutlu olurdum! Daha küçücük bir çocuktum...


    Çok
    mutlu olurdum! Daha küçücük bir çocuktum...

    Biz çocuklar,
    dudaklarımızda gülümsemeyle birbirimize
    sokulurduk.

    Çocukluğum
    hayatımın altın çağıydı!..

    Onları hatırladıkça çocuk gibi ağlıyorum.
    Her şey öylesine canlı gözlerimin önüne geliyor
    ki, bütün geçmişim aydınlık bir şekilde önümde
    duruyor ama bugünüm karanlık ve kasvetli! Nasıl
    bir sonum olacak acaba, nasıl? Biliyorsunuz, bu
    sonbahar öleceğime inanıyorum. Çok hastayım.
    Hep ölümü düşünüyorum. Ama böyle ölmek ve
    buraya gömülmek istemiyorum.