Sorun “yapılacak işlerin çokluğu” değil,yapılmayan işlerin zihinde açık dosya olarak kalmasıymış.
Ne yanlış bi' karar masası, sen ne kötü bi' hâkimsin Bu ne zor bi' dosya, sen ne kolay bi' kararsın.
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Azılı Bir Ateist Nasıl Müslüman Oldu?
Ateist Olan Mehmed Milaşev’in Dine Dönmesi İlk seminer olan Faiz Semineri, yaklaşık olarak üç saat sürdü. Sonunda, semineri büyük bir ilgi ile dinleyen hocalar, birer değerlendirme konuşması yaptılar. Bu seminerlerin başlamasında büyük gayreti olan ve kendisini saygıyla andığım Osmanlıca dersi hocası Yusuf Kerimov'un konuşması pek duygulu ve duygulandırıcı idi. "Biz burada Allah diyemezken şimdi dinî bir konuyu bu derece ayrıntılı olarak ele alabiliyoruz, dinleyebiliyoruz." şeklinde etkili bir konuşma yaptı. Ardından Enstitü müdürü Canbazov da konunun çok güzel bir şekilde işlendiğini ifade ederek takdirlerini dile getirdi. Kendisiyle ilk tanıştığım andan beri ateist olduğunu söyleyen ve bana karşı ateizmi savunmadan çekinmeyen Mehmed Milaşev de kısa bir konuşma yaptı. Şöyle dedi: "Ben bugüne kadar hep ateizme çalıştım, hep ateizme oynadım; ama ben İslâm'daki faiz konusunun bu şekilde olacağını hiç düşünemiyordum, bilmiyordum. Sanıyordum ki İslâm'daki faiz, asırlar önce bir komşunun diğerinden aldığı bir malı şu şekilde geri verirse bu faiz olur" diye o dö¬nemde de bir anlam ifade etmeyen ve hele günümüzde hiç¬bir manası olmayan bir anlayıştır. Ben konuyu böyle düşünüyordum. Yoksa böyle olacağını hiç düşünemezdim." dedi. İkinci Seminer: Kaza ve Kader: Bu seminerle ilgili yazıyı bana verdiklerinde bir nokta özellikle dikkatimi çekmişti. Ateist olduğunu açıktan söyle¬yen 69 yaşındaki Mehmed Milaşev, ateist oluşuna en çok kaza ve kader konusunu gerekçe görüyordu. Ona göre kaza ve kaderi kabul eden bir din, asla hak din olamazdı. Bu seminerle ilgili çalışmaları yaparken; onun ateistliğini üzerine bina ettiği düşüncelerinin temelsiz oluşunu ve aslında bunun onun bilgisizliğinden kaynaklandığını, do¬layısıyla seminer esnasında gerçeğin ortaya çıkacağını ve her şeyden önce de
Hayat ve İnsan
Bugün rüyalar üzerine bir yazı yazmak istedim. Ortaya ne tür bir şey çıkacak bilmiyorum. Fikrimce yazı birçok şeyi barındıracak ama hiçbir şey bulundurmayacaktır. Biyolojik olarak uykuya daldığımızda bedenimiz sessizliğe bürünür, kalp ritmimiz düşer, nefesimiz derinleşir. Dışarıdan bakan biri için dünyadan kopmuşuzdur ama içsel dünyalarımızda bambaşka bir hikaye yazılıyordur. İnsan uykuya daldığında bilinci kapanır. Beyin uyku süreci boyunca uyanık olduğu zamandan daha çok enerji harcar. Buradaki önemli fark gün içinde görme, duyma, konuşma üzerinde enerji harcaması olurken; uyuduğunuzda bu enerji tamamen içsel bir düzenleme olur. Gün içinde yaşadığımız, bastırdığımız her şeyi bu dinlenme sürecinde beyin dosya gibi bir araya getirir ve rüyalar oluşur. Bilimsel olarak rüyalar iki evrede gerçekleşir: NREM (hızlı göz hareketi olmayan) ve REM ( hızlı göz hareketi olan). Gece boyunca bu evreler bir döngü halinde tekrarlanır. NREM evresi uyku ile uyanıklık arasında geçen rüya çizgisidir. Bu evrede görülen rüyalar görüntüden ziyade daha çok hisse bağlıdır. REM evresi ise rüyaların asıl şah damarıdır. Burada insan rüyaları görsel olarak net görür ve beyin uyanık olduğu zamanki kadar düzgün çalışır. 90 dk da bir zihin REM evresine geçiş yapar, gece ilerledikçe de bu süre artar. Beyin uykuda hiç durmaz aksine bilgi arayışında olan bir insan gibi sürekli bir şeyler toplar. Gün içinde yaşanan küçük kopmalar, fark edilmeyen yüzler, basite alınan düşünceleri bir araya toplayıp masaya yatırır. Mekan, zaman, olay akışı her şey bükülür. Rüyalar anlamsız bir hale gelir fakat rüyalar bu süreçte metaforlarla, sembollerle konuşur ve bence bu süreç içinde bize bir şeyler anlatmaya çalışır, tıpkı bir şiir gibi. Bunun dışında Lucid dediğimiz rüyalar var. Rüya gördüğünüzü fark etmeye lusid
Duygu ve Düşünce
Funda'dan...
Peki... Türkçenin en masum görünen kelimelerinden biridir. Oysa bazen bir küfür kadar sert, bir veda kadar kesin ve bir suskunluk kadar ağırdır. Çünkü bazı kelimeler anlamlarını sözlüklerden değil, insanların birbirine söylediklerinden alır. Sıradan küfürler öfkeyle söylenir; sesleri yüksektir ama ömürleri kısadır. "Peki" ise sessiz bir vazgeçiştir. Karşı tarafa, "Seni duydum ama artık ne anlatmaya ne de anlamaya değer buluyorum" demenin en zarif yoludur. Bir hakaret insanı incitebilir; fakat muhatap olmaktan çıkarmak daha ağır bir cezadır. "Peki" denildiği an tartışma bitmez aslında; sadece hüküm verilir. Dosya kapanır, kalem bırakılır ve itiraz hakkı sessizce geri alınır. Dışarıdan bakıldığında bir teslimiyet gibi görünür. Oysa içinde gizli bir isyan taşır. Çünkü "peki" çoğu zaman kabul etmek değil, mücadeleden çekilmektir. Karşı taraf kazandığını sanırken, aslında yalnızca konuşacak birini kaybetmiştir. Belki de bu yüzden "peki", Türkçenin en kibar küfrüdür. İçinde hakaret yoktur ama vazgeçiş vardır. Bağırmaz, çağırmaz; sadece kapıyı usulca kapatır. Ve bazen bir insanın söyleyebileceği en ağır söz, işte o sessizliktir.
Geçmişe ait bir dosya ,mevcut hayatın üzerinde bir tedbir kararı gibi işler...