Ben okudukça tarihin kalbinde sürükledi beni; Londra ile Paris arasında hayatın acıdan, umutla akan kanından örülü iki şehir resmi çizdi Charles Dickens. Devrimle, adaletle, fedakârlıkla örülü bu roman, zamanın ağır yükünü taşırken, insan ruhunun kırılgan taraflarını da ısrarla gösteriyor.
Romanda ilk bakışta Dr. Manette’in hikâyesi dikkat çekiyor 18 yıl boyunca haksız yere Bastille’de tutulmuş, zihniyle, ruhuyla o karanlık yıllardan çıkmaya çalışan bir adam. Kızının sevgisiyle ayağa kalkıyor, yeniden umutla bakmayı öğreniyor. Bu dönüşüm öyle güçlü ki; “eski bir ceset” hâline gelmiş bir insanın yeniden “canlı” olabileceğini görüyorsun.
Ve Lucie… Ne narin, ne katışıksız bir karakter… Babasına sadık, sevgisiyle iyileştirici güç taşıyan bir kadın. Onun varlığı, romanın en karanlık anlarında bir ışık gibi parlıyor. Düşünsene: etraf siyahlar içinde boğuşurken, bir insanın sevgiyle başka bir insanı hayata çağırabilmesi… Lucie bunu yapıyor.
Charles Darnay da ayrı bir katman: aristokrat kökenli ama adalet duygusuna sahip biri. Kendi geçmişiyle yüzleşmeyi göze alıyor, aşkı uğruna riskler alıyor. Toplumun yargılarına karşı durmayı deniyor. Ama en dokunaklı karakter hiç kuşku yok ki Sydney Carton umutsuzluğun içinden geçen biri. Ve onun en büyük fedakarlığı, romanın kalbinde çarpıyor. Dickens ona yaşamı boyunca var edemediklerini ölümle armağan ettiriyor. Fedakârlık denen şeyin böylesi az görülür; onun ölümü sadece bir son değil, bir iç sancının estetik ifadeye dönüşmesiydi.
Madam Defarge sayesinde romanın diğer yüzü de gözler önüne seriliyor: öfke, intikam, dayanılmaz acılar… Onun ördüğü örgü sadece kumaş değil; halkın hafızası, öfkesinin sembolü. Sokağın ve kalabalığın gaddarlığı o atkılarda, o gözlerde donuyor.
Romanın dili… Ah, dil! Dickens’ın anlatımı o kadar zengin,