RÜVEYDAYA AĞIT
Ben bir aziz değilim, hele gündüz değilim Attığı her adımda siyah bir iz bırakan Bir yanında ürküten bir baldıran gövdesi Bir yanında kederi özümleyen bir lâle Merhamet sahrasının uyuyan gecesiyim
Bırak da, böyle bitsin bu günahkâr serüven Bırak da kurtarayım bu emânet sarayı Yeter, intiharınla oyduğun yüreğimi Umutsuz şarkılarla avutulduğum yeter Göğsümde bir yanardağ kıvranıyor Rüveyda Yaraları kapandıkça kanıyor Rüveyda Duman çöktü güneşin sitem aynalarına Aralandı perdeler; şimdi sessiz değilim Dertliyim, viraneyim, ben bir aziz değilim Azizler tohum eker sevgi tarlalarına
Uzun uzun etrafıma bakınmaya devam ettim, ayrılanların hüznü, kavuşanların neşesini bastırmış ve otogarın her yerini duman rengine boyamıştı. Yolcu salonunda kol gezen acı, sevinçten daha güçlüydü ve yağmacı bir kral gibi her şeye el koyuyordu. Sonunda gerçekleşecek ayrılığın yahut kavuşmanın hiçbir hükmü yoktu, yol insanı tarifsiz bir kedere sürüklüyordu.
Zaman bazen ölümle hesap ediliyordu. Sevdikleri öldükçe anlıyordu insan zamanın geçip gittiğini yoksa dünya aynı dünyaydı. Her şey olduğu yerde, herkes olduğu kişi idi aslında. Yalnızca ölümün olduğu bir dünyada anlam kazanıyordu yaşamak. Hayat varsa ölüm de olmalıydı. Olmalıydı ki anlamalıydı insan “bu âleme sahip olmaya değil de şahit olmaya geldiğini”.