doğru ya da hakikat nedir? yalan gerçeği bükmeye ne zaman başlar? ve büyüyüp hakikatten ayrılamaz hale geldiğinde yalan mıdır hâlâ? yoksa hakikate mi dönüşmüştür artık? peki ya sevgi ya da onay ihtiyacı esnettiğimiz, eğip büktüğümüz gerçeklere ne demeli? hangimiz yapmadık ki?
yazar joachim zelter bu soruları soruyor fakat gelin görün ki yorumu okuyucuya bırakıyor. kendisini yetiştiren büyükannesinin sevgi ve onayı için yalanlar söylemeye başlayan kahramanımız, gün geçtikçe yalanlara hükmetmeye başlıyor, nihayetinde ise hakikat neydi, hangisi yalan ya da kurmacaydı hepsi iç içe geçiyor. öyle ki artık karakterimiz yalanları yönetmiyor, yalanlar ondan yeni bir karakter oluşturuyor. bu karakter hem bir savaş gazisi, hem almanya’nın en genç profesörü, hem heidegger’in öğrencisi hem de wimbledon tenis şampiyonu. üstelik tüm bunları zeminsiz olmayan, birbirine tutarlı kocaman bir yaşam uydurarak yapıyor. ya da bunlar gerçek, hiç bilmiyoruz. tek bildiğimiz anlatıcımızın bodrum katında kasetlere kaydettiği ses kayıtlarında anlattıkları. yazar, okurunu büyük bir labirentte dolaştırıyor ve gördüklerini yorumlamayı tamamen ona bırakıyor.
kitapla ilgili olumsuz eleştiriler de okudum ancak benim “keşke ben yazsaydım” dediğim bir kurgu oldu. her şey tastamam yerinde, ne eksik ne fazla. kıvrak bir dil, zekice bir kalem.
daha önce de çevirilerini okuyup beğendiğim regaip minareci tarafından hakkıyla türkçeleştirilmiş romanın, iş bankası kültür yayınları tarafından yayımlanmış baskısının kapağına da bayıldım. neredeyse kitaplığa ön kapağı görünecek şekilde koyacağım :)
emeği geçen herkesin eline, gözüne sağlık. heyecan dorukta, başı sonu belli bir kurgu peşinde koşmuyorsanız yalanın erdemi’ne bir şans verin derim. ben bayıldım.
.
“Hepimiz bir kurmacanin temsilcileriyiz...”