çok yorunum
ankara garında 6 sene sonunda gelen vedalaşma zamanında yazılmıştı =) bir cem adrian şarkısı anıları depreştirdi =) çok yorunum çocuk, önce gözlerinden indir bu şehrin kirini, sana ait olmayan ne varsa bırak kapı diplerinde, kim seni eksilttiyse adını da onunla beraber unut, bir akşam vakti, kimse fark etmeden, ceplerinde kırılmış bir gökyüzüyle çık sokaklara. ağlama bu defa, ağlamak da bazen onların istediği son şeydir, sen susarak da gidebilirsin, dişlerini sıkarak, ellerini yumruk yapmadan, içindeki o eski yangını kimseye göstermeden, yalnızlığını bir bavul gibi taşımaktan vazgeçerek. Bakma arkana, arkanda kalanların çoğu zaten seni hiç görmedi, seni ancak düşerken tanıdılar, ancak sustuğunda sevdiler, ancak kaybolduğunda adını usulca söylediler. çocuk, bu kentin pencereleri yalancı, ışıkları merhametsiz, sabahları bile gece kokuyor burada, her kaldırım bir yenilgiyi saklıyor altında,
Alıntı
Kanser'den kaybettiğim annemin ölmeden önceki gülüşüne;
Ölmeden önce gülüyordu oysa; Ne bilirdim ansızın öleceğini… Öyle ölümsüz, öyle habersizdi ki gülümsemesi. Böyle gülerken öleceğini düşünmezdim... Bir yaprak gibi solup düşerken, Son nefesini avuçlarını öptüğüm yerde vermişti oysa. Bir öpücüğün bu kadar öldüreceğini bilmezdim. Bildim ve bende bildiğim gün öldüm... Öyle bir gülümsemeydi ki ölmeden önce. Eridim bittim gülüşünde... O günden sonra bende onun gibi gülmek istedim. Güldüm, gülerken öldüm...! Böyleydi işte acımadan dinlediğiniz acı dolu hikayem. SARYA
Alıntı
Reklam
Çığ düşerken, hiçbir kar tanesi masum değildir.
Alıntı
Gördüm Yalanları
Çektim dünyayı omzuma, oturdum tek başıma. Görmedim sanmayın; gördüm yalanları, gördüm yılanları. Hayatın tam ortasında, ihanet kavgasında, örülü tuzaklar arasında gördüm yalanları, gördüm yılanları. Bir mekân tuttu beni, ateşi yaktı beni. Gördüm şu âlemi umudun kıyısında, umudun yarısında. Çiçekler bahçesinde büyüdüm, ömrün gölgesinde. Bu ölümlü sahnede gördüm yalanları. Gel, oynayalım ölümle; kim haklı, kim saklı? Umutsuz iddialarda haram olan hep tatlı. İnsan umuttur aslında, dokuz köyden kovulsa da.
Şiir
Kurtçuklar elmaya dadanmışsa...
Kurtçuklar elmaya dadanmışsa...dışarıdan bakıldığında sapasağlam, albenili ve kıpkırmızı görünen o elmayı, gün gelir içi boşalmış bir kabuğa dönüştürürler. Çünkü onların derdi elmanın bütünü, ağacın geleceği ya da meyvenin estetiği değildir; yalnızca anlık iştahları ve kemirme güdüleridir. Bu çarpıcı biyolojik gerçeklik, insan toplumlarına ve kurumlarına uyarlandığında çok daha derin bir anlam kazanır. Bir yapıyı, bir fikri ya da bir kurumu dışarıdan devirmek zordur; asıl büyük yıkım, liyakatten ve şahsiyetten yoksun zihinlerin, o yapıyı "içten içe, sessizce ve oburca" kemirmesiyle başlar. Dış görünüş ne kadar parlak olursa olsun, özü çürüyen her şey ilk güçlü rüzgârda devrilmeye mahkumdur. İşte bu içten içe kemirilme hali, toplumsal yapının ve kolektif bilincin en büyük trajedisidir. Dışarıdan gelen bir tehdit, bünyeyi teyakkuza geçirip bir direnç odağı oluşturabilirken; içerideki çürüme, mukavemet gösterecek zeminin kendisini yok eder. Felsefi ve toplumsal açıdan bu "içten kemirilme" sürecini üç ana sütun üzerinden okuyabiliriz: Liyakat Krizi ve Kurumsal Çürüme Bir kurumu ya da toplumu ayakta tutan şey, onu oluşturan parçaların işlevselliğidir. Elmanın özünü besleyen damarlar gibi, toplumun damarları da liyakattir. Hak edişin ve yetkinliğin yerini sadakat kılıfı altındaki oburluk aldığında, kurumlar tıpkı o elma gibi dışarıdan ihtişamlı birer "kabuk" olarak kalır. İçeride ise ortak ideal değil, sadece bireysel iştahların tatmini döner. Kabuk ne kadar kalın ve boyalı olursa olsun, taşıyıcı kolonlar boşalmıştır. Şahsiyet Aşınması ve "Mış Gibi" Yapmak Bu süreç, bireysel düzlemde şahsiyetin istilasıyla başlar. Kemiren zihniyet, üretemeyen ama tüketen zihniyettir. Estetikten, ahlaktan ve derinlikten yoksundur. En tehlikeli tarafları ise, elmanın kabuğuna zarar
Söylesene Aziz Ceylan… Sevmek neydi sahi? Bir kalbe bütün varlığınla inanıp, sonra o inancın tam ortasında yarım bırakılmak mıydı? Yoksa insanın en çok güvendiği yerden, en savunmasız hâliyle sessizce düşmesi mi? Gittiği gün… Sanki hiç birlikte yürünmemiş gibi. Aynı yollar, aynı taşlar, aynı gökyüzü duruyor ama onunla anlam kazanan her şey birden yabancı. İnsan nasıl dayanır Aziz Ceylan? Göğüs kafesini içeriden kemiren o boşluğa… Adı konmamış, tarifi olmayan o eksilmeye… Sevdiğini sandığın insanın bir gün “hiç kimse”ye dönüşmesini nasıl kabul eder bir kalp? Ben onu herkese anlatmıştım. Sanki anlatırsam kalacakmış gibi… Sanki herkes bilirse, o da gitmeyecekmiş gibi… “Bakın” demiştim, “dünyanın gürültüsünü susturan bir yer var içimde.”
Duygu ve Düşünce
Reklam
Reklam