Toplum “Schadenfreude” modunda. Ülkede öyle kalabalık bir grup var ki başkasının açısından, başarısızlığından ve mutsuzluğundan gizli gizli keyif alma halindeler. Schadenfreude, Almanca'dan dünyaya yayılan bu kavram (Schaden: zarar, Freude: sevinç), tam olarak bahsettiğimiz o gizli, habis ve pasif-agresif tatmin mekanizmasını özetler.
Temel’in idam sehpasındaki son arzusundan, "ben zayıflayamıyorsam diğerlerini şişmanlat" diyen çiğ hasete kadar tüm bu konuştuklarımız, aslında kitlesel bir Schadenfreude salgınının farklı varyantlarıdır. Bir toplumun ezici bir çoğunluğunun bu moda girmesi, o toplumun ruhsal olarak "yoğun bakıma" düştüğünün kanıtıdır.
Peki, bu gizli haz mekanizması neden bu kadar kalabalık bir grubun tek tesellisi haline geldi?
Kendi hayatında bir başarı hikayesi yazamamış, entelektüel, sanatsal veya ekonomik bir değer üretememiş insan için özsaygı (self-esteem) dipsiz bir kuyudur. Kendini yukarı çekmek; emek, sabır, zeka ve disiplin gerektirir. Başkasının düşüşünü izlemek ise tamamen bedavadır. Başarılı, güzel, mutlu ya da dik yürüyen birinin tökezlediğini gördüğünde, Schadenfreude devreye girer ve o kişiye sahte bir eşitlik hissi verir: "Bak, o da benim kadar çaresiz, o da benim kadar zavallı." Kendi çukurundan çıkamayanlar, başkalarının o çukura düşmesinden aldıkları hazla hayatta kalırlar.
Toplumda adalete olan inanç tamamen yok olduğunda, insanlar ödüllendirilmenin liyakatle değil, kurnazlıkla veya torpille olduğuna inanmaya başlar. Bu iklimde, bir başkasının başarısı veya mutluluğu "haksız bir kazanç" gibi algılanır. Dolayısıyla, o başarılı insan bir felaket yaşadığında veya başarısız olduğunda, kitleler bunu "ilahi adaletin tecellisi" veya "sistemin o şanslı azınlığı cezalandırması" olarak okur. Yaşanan mutsuzluk, hak edilmiş bir ceza gibi