Kitabı uzunca bir mart ayında okudum. Çok uzaklara gittiğim bir seyahatte yanımda gezdirdim. Binlerce adım attığım günlerin gecelerinde okurken uyuyakaldım durdum. Sonunda tam uçağın tekerlekleri piste vurduğunda bitirdim.
Ne bitiş ama.
Feminist bir robinson crusoe yorumuna hiç katılmadığımı en başta söylemeliyim. Feminist olmak bir yana, metinde yazarın cinsiyeti bile yok. Saçlarını başının önüne gelmesin diye kesiveriyor, yüzü ona gereksiz geliyor bir süre sonra, hayvanlarının onu sevmesi için güzelliğine ihtiyaç duymadığını anlatıyor. Eski kıyafetleri, erkek kıyafetlerini daha çok, kesip biçip üstüne uyduruyor. Süslenmek, kendine bakmak manasız hale geliyor. Kadın, yalnızca hayatta kalan birine dönüşüyor. Yavaş adımlarla yürümeye, hayvanların cinsiyetlerini anlamaya, ekip biçme günlerini kaçırmamaya çalışan birine. Kadın olmayı geçtim, bir insan demek bile anlamsız geliyor metnin bir yerinde. Kediden, boğadan farksız, onlarla birlikte yaşayan bir başka hayvana dönüşüyor.
Sevmeyi, umut etmeyi, sevmekle kaybetmenin kederli kardeşliğini, kabullenmeyi şahane anlatan bir kitap. Duvar metaforunu kullanma biçimini sevdim ama bir yandan da duvarın kendisinden bu kadar az bahsetmesini garipsedim. Duvarın nereye kadar gittiğini merak etmeyişi, altını bir tünel kazmayı denemeyişi kısacası o duvarı öylece bir doğa olayı gibi kabullenişi metin içinde tutarlı ama yine de merak duygumu gidermiyor. Duvar var işte diyor. Nereden geldiğinin bir önemi yok. Var ve beni dünyanın kalanından ayırdı. Koca bir yalnızlığın içindeyim ve delirmemek için elimden geleni yapıyorum.
İlk günden bulduğu inek sayesinde ya da yüzünden alamadığı kararlar ve ineğe bağlılığı bana çocuk sahibi olmayı çağrıştırdı. Hayatını sürdürmek için ona ihtiyaç duyuyor ama bir yandan da onu bırakıp gidebilseydi,