Tarık Tufan ne yazsa okunur diyorum yine, her zamanki gibi. Bitirir bitirmez yeniden başlamak istedim. Tam hikayeye dalıp gidiyorum derken öyle etkileyici düşünce ve ruh hali tasvirleriyle karşılaştım ki "Ah be Tarık Tufan, sen ne güzel insansın!" dedim yine, her seferinde. Farklı farklı karakterleri anlatsa bile ruha dokunuşlarıyla varlığını hissettiriyor.
Romandaki olaylar, başlangıçta bir şeylerin yanlış gittiğini düşündürebilir ancak baş karakterin geçmişini öğrendikçe akla bir soru geliyor: Yola çıkmak için neden bu kadar geç kalmış? Belki de doğru zamanda doğru yol arkadaşını bulması gerekiyordu. Çıktığı yola ışık tutan, yürüdüğü yeri aydınlatan ve bu kez "boş vermişlikle değil, inanarak teslim olduğu" yol arkadaşı. Yolculuğa çıkmasaydı hikayesi tamamlanmayacaktı. "Geçmişindeki karanlık odalara hapsolmaktan endişe eden"lerin hikayesi bu. "Hiçbir şey aramazken bunca şeyi bulmanın ne manaya geldiğini kendine sorup duran"ların hikayesi. Hiç sorulmayan sorular, cevap aranması ertelenen konular gün geliyor insanın boğazına sarmaşık gibi dolanıyor, nefessiz bırakıyor. Öğrenmek/hatırlamak/anlatmak istemediği gerçeklerle yüzleşmek insan için zor. Ama o gerçekler insanın hikayesini oluşturuyorsa öyle kıymetlidir ki.
Anlaşılma isteği kadar kuvvetlidir aslında anlama isteği. Tarık Tufan kitaplarından benim anladığım kadarıyla "insan" anlattıkça acısının dinmesini diliyor. Dünyada olup bitenlere karşı o kadar duyarlı ki duyduğu gördüğü her acı onu hüzünlendiriyor. Karamsar bir hüzün değil bu, Allah'tan ümit kesilmiyor elbet. Yalnızca hiçbir şeye kayıtsız kalamıyor, kendi acısıymış gibi sahipleniyor. Acıların derman bulmasına vesile olmak istiyor. Anlıyor ki bu ancak hayat yolunda yürümekle mümkün. Vesile, yol arkadaşları olacak.