e.z.a

e.z.a
@e_z_a
Kendimce bir kitap günlüğü tutmak ve daha kalıcı okuma yapmak için buradayım. Katıldığım tarih itibariyle okuduğum kitapları arşivliyorum.
Demek ki topraktan dolayı, toprağın içinde olmaktan dolayı, toprağa başını koymuş olmaktan dolayı bir temizlik, bir temizleyicilik özelliği var suda. Tıpkı topraktan olan bütün insanların en berrak ve rafine olanı Hz. Muhammed olduğu gibi. Su da toprak içinde ama topraktan ayrı, ayrıcalıklı. Bunun başlıca nedeni başını yine toprağa koyması. Yani tevazu. Kendini bilmek, yolunu düzenlemek, belki Ahmed-i Muhtar'a iktida kılmak.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
"Suya versin bâğbân gülzârı zahmet çekmesin Bir gül açılmaz yüzün-teg verse bin gülzâra su" Bahçıvan gül bahçesini suya versin, tek tek gülleri sulayacağım diye zahmete katlanmasın... Bahçıvan ne yaparsa yapsın(bin bahçe de sulasa), senin yüzün gibi, yüzünün gülü gibi bir gül tekrar açılacak değil o bahçede.
Hani kılıç imal edilirken demir bir taraftan ateşe tutulur, kızdırılır, sonra ezilir, örs ve çekiç arasında dövülür. Sonra arada sırada üzerine birkaç damla su dökülür. Sonra tekrar kor aleve sokulur, sonra tekrar örsün altına konulur, sonra tekrar birkaç damla su ile ıslatılır. Böyle olursa kılıca iyi su verilmiş olur. Kılıca iyi su verilirse, yani tam kıvamında su dökülürse, o zaman kılıç hem dayanıklı, hem parlak olur. Ve öyle kılıçlar hürmetle müzelere konulur. Eğer suyu iyi verilmemişse, kılıç ilk savaşta savaşçının elinde kalır. Patlar, çatlar, kırılır ve sahibini yarı yolda bırakır. Onun için kılıca su vermek ustalık işidir ve bunun ustalarının en iyileri Osmanlı zanaatkarları arasında yetişmiştir. Ben bunu bir alegori olarak düşünüyorum ve şöyle diyorum: Parlak, iş gören kılıçlar olabilmek için insanların tıpkı kılıca su verilmesi gibi bir vetireden, bir süreçten geçmesi gerekir. Belki çoğunuz bunu tecrübeyle biliyorsunuz. Hani dışarıdan gelen bir etki ile, bir dayatma, bir zulüm ile sanki sizi bir ateşin içerisine sokmuşlar gibi hissedersiniz kendinizi. Sonra oradan çıkarırlar ve siz tam kurtuldum derken bir de bakarsınız, bir örsün üzerindesiniz. Biri bir taraftan biri diğer taraftan vurdukça vurur. Çekiçler, balyozlar indikçe iner kafanıza. Siz öyle hissedersiniz. O sırada gözünüzden akan birkaç damla yaş o yangına, o ezilmeye eşlik eder. İşte kılıcın suyu budur. İyi su verebilirseniz, gözyaşlarınız haklı ve zamanlı ise, sonunda keskin kılıçlar olursunuz.
Hani, pişmek yanmak kadardırya!.. Fuzulî’ye göre aşk öyle bir ateştir ki, ruhları bin türlü kirinden arıtır ve gönülleri yaktıkça aşığa itibar kazandırıp rütbesini artırır. Aşk işinde başarılı olmak, sevgilinin iltifatını ve aşkını kazanmak için bu yanışın derinlikli olması gerekir. Ne kadar çok yanarsa aşık, o kadar pişer bu meydanda. Çünkü bütün dertlerin çaresi aşktır, ötesi büyük bir boşluk… Tasavvuf, ilahi aşkın o uzun patikalarında karşılaşılan güçlükleri aşmak, dikenleri çiğnemekle, belki onları aşk duyan gönüllerde yakmak, belki de bizzat gönülleri aşkta pişirmekle hedefine varır çünkü. Aşk bir sarhoşluk ise, onun niceliğini en iyi Fuzulî anlar. İşte beyit: “Öyle sermestem ki idrâk etmezem dünyâ nedir Ben kimem, sâkî olan kimdir, mey ü sahbâ nedir”