Hani kılıç imal edilirken demir bir taraftan ateşe tutulur, kızdırılır, sonra ezilir, örs ve çekiç arasında dövülür. Sonra arada sırada üzerine birkaç damla su dökülür. Sonra tekrar kor aleve sokulur, sonra tekrar örsün altına konulur, sonra tekrar birkaç damla su ile ıslatılır. Böyle olursa kılıca iyi su verilmiş olur.
Kılıca iyi su verilirse, yani tam kıvamında su dökülürse, o zaman kılıç hem dayanıklı, hem parlak olur. Ve öyle kılıçlar hürmetle müzelere konulur. Eğer suyu iyi verilmemişse, kılıç ilk savaşta savaşçının elinde kalır. Patlar, çatlar, kırılır ve sahibini yarı yolda bırakır. Onun için kılıca su vermek ustalık işidir ve bunun ustalarının en iyileri Osmanlı zanaatkarları arasında yetişmiştir. Ben bunu bir alegori olarak düşünüyorum ve şöyle diyorum:
Parlak, iş gören kılıçlar olabilmek için insanların tıpkı kılıca su verilmesi gibi bir vetireden, bir süreçten geçmesi gerekir. Belki çoğunuz bunu tecrübeyle biliyorsunuz. Hani dışarıdan gelen bir etki ile, bir dayatma, bir zulüm ile sanki sizi bir ateşin içerisine sokmuşlar gibi hissedersiniz kendinizi. Sonra oradan çıkarırlar ve siz tam kurtuldum derken bir de bakarsınız, bir örsün üzerindesiniz. Biri bir taraftan biri diğer taraftan vurdukça vurur. Çekiçler, balyozlar indikçe iner kafanıza. Siz öyle hissedersiniz. O sırada gözünüzden akan birkaç damla yaş o yangına, o ezilmeye eşlik eder. İşte kılıcın suyu budur. İyi su verebilirseniz, gözyaşlarınız haklı ve zamanlı ise, sonunda keskin kılıçlar olursunuz.