Alacabaykuş, doğumunu görmüş ormanı terk etmek için hiçbir arzu duymaz. Karasağanın (ebabil kuşu) ya da kırlangıcın ise daha yuvadan çıkar çıkmaz tek bir acelesi vardır: gitmek!
Şafak vakti çanların etrafında uçuşup duran ebabil kuşları gibi hep aynı düşler etrafında dolanıp duruyordum düşüncelere dalıyor, hüzünleniyor, hatta ağlıyordum. Fakat içimdeki yaşama arzusu, âdeta baharda yeşeren otlar gibi kâh okuduğum dizelerin kâh akşamın güzelliğinin getirdiği bu hüzün ve gözyaşları arasından kendini belli ediyordu.
Ses'e kalırsa, insan ne isterse onu görürdü. Sadece gelecekte değil, geçmişte de. Hakikat tekti, değişmezdi. Şans, kader, kısmet, bizim elimizde değildi. Ama yine de her şeye rağmen, karar verdiği duyguyu yaşamaya muktedirdi insan. Büyük yıkımlardan güçlenerek çıkanlar da, ufacık talihsizliklerde yok olup gidenler de buna örnekti. İnsan evvela ne istediğine karar vermeliydi. Hayat nasılsa geçiyordu. Onu kahrederek mi tüketecekti, yoksa zevk ederek mi? Çünkü mutsuz olmaya karar vereni, başına değil talih, ebabil kuşu bile konsa, yolundan çeviremezdi. Hayata kahretmeyi tarikat edinmiş olan, her türlü güzellikte bir çirkinlik, her türlü sevinçte bir mahzunluk bulmayı, sadece ve sadece onu solumayı becerirdi.