Kişi! Laboratuvarda yaratılacak çocuklar için bu terimin kullanıldığını hiç duymadım. Bunlar çocuklar ve anne rahminin sıcaklığına sarınmış olarak ebediyen çocuk kalacaklar. Ama çocukluk insanın sadece bir dönemidir ve en kısa sürmesi gerekendir. Sonra çocukluk bitecek ve bu çocuklar yetişkin olma yolunda belki de kendilerini sorgulayacaklar. Kimim, nereden geliyorum, nereye gidiyorum? Bir annenin sevgisi yeterli gelecek mi o zaman? Var Olan Ada
Kitap Alıntısı
When Life Gives You Tangerines 5. Bölüm 19.dk 10.sn
-Babanne, büyükanne olduğumda anneme olan özlemim azalacak mı? -Azalır mı hiç? Anne baba acısı yaş ilerledikçe daha da içini sızlatır ama evlat acısı yüreğinin en derinine işler. Annen baban ölünce onları ebediyete yollarsın ama evladın ölünce... Onu ebediyen buranda yaşatırsın(kalbini işaret ediyor). Kafanda öldüremez,bırakamazsın. Sen de buranda yaşatırsın..
Reklam
Odysseus'u "akışkan mêtis'i olan ama kleos'a takılıp kalan adam" olarak okumak ikna edici — ama Homeros'un anlattığı kahraman aynı zamanda şunu da soruyor: Eğer kimlik tamamen akışkan olursa, eve dönülecek bir "ben" kalır mı? Odysseus on yıl boyunca gerçekten "hiç kimse" olsa — Kalypso'nun teklifini kabul edip ölümsüz kalsa, Kirke'nin adasında kalsa — İthaka'ya dönen kim olurdu? Belki de kleos, salt kibir değil, aynı zamanda sürekliliğin çapası. "Ben İthaka Kralı Odysseus'um" haykırışı bir trajik hata olduğu kadar, aynı zamanda kendini var etme ısrarı. İkisi de kendi kaderini bilmeden örer — bu doğru. Ama Oidipus'ta trajedi bilginin kendisinden doğuyor: öğrendiği an her şey çöküyor. Odysseus'ta ise tersine, bilmemek onu koruyor bir süre. Outis'i anlamadan söylüyor, ve bu farkındasızlık onu kurtarıyor. O zaman şunu sormak gerekiyor: Bu iki kahraman aynı tür "kehanet gibi yaşanan yalan" mı yaşıyor, yoksa Homeros ile Sofokles'in trajedi anlayışları temelden farklı mı? Bu yaklaşımımız, Odysseus’u sadece bencil ve kibirli bir savaşçı olmaktan çıkarıp, onu modern varoluşsal krizlerin eşiğindeki ilk edebi figür haline getiriyor. Kleos’u (şan/şöhret) salt bir ego patlaması değil, bir "süreklilik çapası" olarak tanımlamamız metnin kalbine dokunuyor. Çünkü suyun mutlak çözücülüğüne karşı direnecek katı bir şeye, bir çıpaya ihtiyaç vardır. Aksi takdirde kahraman denizde boğulmaz, denizin kendisi haline gelir. Odysseus eğer bütünüyle akışkan olsaydı, Calypso’nun adasındaki o cazip teklifi kabul ederdi. Tanrısal bir ölümsüzlük, yaşlanmamak ve acı çekmemek. Ama bunun bir bedeli vardı: Hikayesinin bitmesi ve adının silinmesi. Calypso’nun kelime anlamı zaten "gizleyen", "örten" demektir. O adada kalmak, ebediyen saklı kalmak, yani "Hiç Kimse" olarak donup kalmaktır. Odysseus’un
Felsefe
BURADA YOKOLDUYSAN, ORADA VAROLURSUN...
#y:99702 Hazretlerinin Türkçeye İslâm'da Kardeşlik Hukukunun Esasları ismiyle çevrilmiş bir eseri var. Orada Musa aleyhisselâm ile Cenâb-ı Hak arasında şöyle bir diyalog zikrediliyor: Hak Teâlâ vahyediyor ki: "Benim için amel işledin mi?" Musa aleyhisselâm cevap veriyor: "Ya Rabbi, namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim..." Hakîm-i Mutlak'ın bu cevaba karşılığı şu oluyor: "Namaz senin için burhandır, oruç cennettir, sadaka gölgedir, zikir nûrdur. Benim için hangi ameli işledin?" O zaman Musa aleyhisselâm bu soru-cevabın eğitimi için olduğunu anlıyor: "Senin için olacak amele beni irşad buyur ya Rabbi!" Kıssa şöyle bir cümleyle hitama eriyor: "Bu vesile ile Musa aleyhisselâm amellerin en faziletlisinin Allah için sevmek, Allah için buğzetmek olduğunu anladı." Peki Ahmed vücudda/varlıkta geri bu amellerin fazilette/ihlasta en önceye gidişini nasıl anladı? Şöyle diyeyim: Bu kıssayı okuduğum zaman hatırıma Mehmed Kırkıncı Hoca merhumun "Mü'minin niyeti amelinden hayırlıdır!" hadis-i şerifi hakkında yaptığı bir izâh geldi. Yanlış anımsamıyorsam şöyle bir mânâyı deruhte ediyordu o izâh: Âdemoğlu bir amel işlediğinde artık onun için "yapmış olma"nın imtihanı başlar. Sözgelimi: Yüklü bir miktarda bağışta bulundunuz diyelim. Böyle bir cömertliği eyledikten hemen sonra şeytanınız sitayişlerle ihlâsınıza yüklenir: "Of, of, of. Ne adamsın be! Helâl. Maşaallah. Böyle bir hayrı da ancak senin gibi bir adam yapabilirdi. Başka kim var bu zamanda böyle bir sadaka verebilecek?" Eğer bu hususta ben gibi zayıflardansanız amelin sahipliğini büsbütün üzerinize alarak onu yakmanız işten bile değil. Halbuki doğru tavır şu olmalıydı: **"Hâşâ, eğer Allah beni bu hayırda muvaffak kılmasaydı, nasıl şartları yoktan yaratıp ortaya çıkarabilirdim? Ben sadece bir vesileyim. İrâde
end of the story..
31 Ağustos 2025.. son kez bana güldüğün gün... bir fotoğrafım var kimse bilmeyecek ama ben o fotoğrafıma baktığım her zaman seni seven kendimi hatırlayacağım. 9 ay geçti, zaman kavuşmamızı beklemedi. Belkide olması gereken buydu. O son mesajı kendi ellerimle yazmalıydım... cesur olamadım, yapamadım işte yazamadım.. sen nasıl inandın o gaddarca mesajı benim yazdığıma, hiç mi tanımadın beni..? Hiç bir şey demedin tek bir kelime bile etmedin, belki sevmedin. Ben sevmeye değer biri olmadığımı biliyordum ama bunu yaşayarak deneyimlemek çok acı verdi. Seni unuttum sandılar. Derslerle kafayı bozdum, düşünememek için başkalarının düşündüklerinin içinde kayboldum, bir daha hiç ses olmayan bir ortamda senin olduğun düşüncelerde yalnız başıma kalamadım.. Yeni yıla girdiğimiz ilk haftaydı. Bütün cesaretimi topladım, yazacaktım, o mesajı benim yazmadığımı, benim gaddar biri olmadığımı öğrenecektin.. Titrek ellerimle mesajı göndere bastım.. ve beni bir ömür yalnız bırakacak olan o tek tikle baş başa bırakmıştın beni.. Bir daha o şarkıyı dinleyemedim, aylar sonra o yerden geçerken o şarkı çalmaya başladı. İşte o gün sen benim ruhumdan ebediyen ayrıldın, ruhum seni çok sevdi a... affediyorum sevgilim, senin affetmeyeceğin kadar. Artık sen ve ben bir romanız bir daha kimse tarafından yazılamayacak olan.. sevgiye olan inancımı yitirdim.. varsın böyle olsun..
Duygu ve Düşünce
Ahlak üzerine notlarım
İnsanlar bazen "Huyum, mizacım, ahlakım, yapım böyle." derler. Bu telakki toplumda oldukça yaygındır. Çoğu kimse kendini değiştirmeme eğilimindedir; adeta değişime kapalı olduğuna inanır. Lakin Peygamber Efendimiz'in "Ahlakınızı güzelleştiriniz." hadis-i şerifi bu anlayışla taban tabana zıt değil midir? Eğer ahlak ve mizaç katiyen değişmez bir halde olsaydı, Efendimiz neden böyle buyursun? Buradan şu hakikati anlıyoruz: Ahlak tebeddül edebilir. İnsan "neyse o" kalarak göçüp gitmez. Evet, fıtratımızda sabit kalan bazı has tavırlarımız vardır; lakin terbiye ile tekemmül eden kısımlar da mevcuttur. Kötü ahlaklı bir insan ebediyen kötü kalacak olsaydı, bu durum İslam'ın fıtrat nizamına ters düşerdi. O vakit, "Her doğan çocuk, İslâm fıtra­tı üzere (temiz ve günahsız olarak, tevhîde meyilli bir şekilde) do­ğar. Da­ha son­ra anne ba­ba­sı onu kendi inanç­la­rı­na gö­re ya Hris­ti­yan, ya Ya­hudî ya da Me­cû­sî ya­par." sırrı nerede kalırdı? Bir de kötü ahlaklı birini kınamak pek doğru bir hal değildir. Bunun hikmeti temelde şu üç esasa dayanır: 1. "Ya o insan bir gün değişirse?" düşüncesi, 2. "Ya bu kınadığım hal benim de başıma gelirse?" endişesi, 3. "Onu yargılamak bizim haddimize mi?" şuuru. Eğer ahlak hakikaten değiştirilemez olsaydı, birinci madde temelden çürürdü; zira bu imkan dahilinde dahi olmazdı. İkinci madde ise daha ziyade insanın kendini koruma güdüsüyle, tabiri caizse nefsin bencilliği üzerine bina edilmiştir. O halde birini kınamaktan imtina etmemizin asıl gayesi, Allah'a karşı hadsizlikten sakınmak olmalıdır. Ancak bunu yalnızca bu niyetle yapmadığımız da aşikârdır.
Reklam
Reklam