"Nankör denize beyhude yaşlar döken, sisler altında kalıp gölgelere boğulmuş bir halk olup, elimiz kolumuz bağlı yas mı tutacağız ebediyen? Yoksa kalkıp dönecek miyiz yurdumuza?"
"Böyle bir geceyi bütün varlığımızla içemeyişimizin sebebi, kafamızı birçok saçma şeylerin doldurmuş olmasıdır. On bin, yirmi bin sene evvelki insanlar gibi olabilsek, tabiatı onların gözüyle görsek, muhakkak ki şimdi burada böyle sükûnetle oturamazdık. Onlar güneşi, ayı, falanca büyük tepeyi veya filan bulutu ve yıldırımı babalarının hayrına mı Allah yaptılar? Onlar tabiatta saklı duran ruhu bizden iyi anlamışlardır. Halbuki bizim bunu yapmamıza imkân yok. Minimini kafalarımızı ukalaca kitaplar, birbirinden çürük bilgiler, neticesi olmayan hesaplar ve Allah kahretsin, karmakarışık menfaat düşünceleri dolduruyor... Söyle, hangi ilim, hangi şiir, hangi aşk, hangi devlet bu manzaradan daha güzel, daha muhteşemdir? Buna rağmen burnumuzu kaldırmadan bozuk kaldırımlarda yürüyüp gitmekte devam ediyoruz. Dünyadaki insanların acaba kaç binde biri şu anda başını aya çevirmiştir? Halbuki o her şeyi, herkesi görüyor ve gafletimizin üstüne o tatlı, o iyi tebessümünü serpiyor. Dikkatle baksam onun parlak çehresi üzerinde birçok şeyler göreceğimi zannediyorum. Şu dakikada sarı nehir üzerindeki kayıklarında uyuyan yorgun kulileri, iri Hindistan cevizi ağaçlarının dalları arasında tüneyen papağanları, başlarını Nil'in kırmızı sahillerine yaslayarak dinlenen timsahları ve herhangi büyük bir şehrin herhangi bir eğlence bahçesindeki sevgilisini belinden kavrayan sarhoş kibarzadeleri aydınlatan hep aynı ışıktır. Halbuki ne kadar masum bir yüzü var; harp meydanlarında bağırsaklarını avuçlayarak ölenleri, apartman kapılarının önüne bırakılan çöp tenekelerini karıştırıp gıda arayanları, aynı gecede ikinci âşıkını pencereden içeri almaya çalışanları gördüğü halde güzelliğini ve saffetini muhafaza edebiliyor. Bizler her gördüğümüz fenalığın ve rezaletin bir parçasını ruhumuzda ebediyen beraber
“Sence de hayatın anlamı sadece günün birinde kalplerimizi, ruhlarımızı ve bedenlerimizi gezip sonra da ebediyen yanan bir tutkuda olabilir mi? Arada ne yaşanırsa yaşansın? Ve bunu yaşadıysak belki yine de boşuna yaşamamış olabilir miyiz? Tutku bu kadar derin, bu kadar zalim, bu kadar muhteşem, bu kadar gayriinsani mi?”
Türkçülere: "Milliyetçilik sizin tekelinizde mi?" diye sık sık sorulmuştur. Elbette öyledir. Herkes milliyetçi olsaydı, Türkiye bugünkü güç şartlar içinde bocalamazdı. Parti kavgaları, sınıf düşmanlıkları, kazanç ve kâr dava-ları tabiidir ki milliyetçilik olamaz. Bunlar bir milleti ancak batmaya götürür. Hele kelime kavramlarının alabildiğine kötüye kullanıldığı çağımızda, Türkçülük düşmanlarının "biz Türkçüler" diye yazı yazdığı, Moskova uşaklarının milliyetçilikten dem vurduğu günümüzde Türkçülük elbette küçük bir zümrenin tekelinde olacak ve Türkçülük olunca da en normal sonuç olarak ister istemez ırkçılığa gidilecektir. Bu ırkçılık bir takım şarla-tan maskaraların ileri sürdüğü gibi kafa ölçmek, kan tahlil etmek, yedi ata saymakla ilgili değildir. Irkçılık kan ve ırka dayanmakla beraber Türklük şuurunda olmak, yabancı bir ırkın şuuruna sahip çıkmamak davasıdır.
Türkçülerin iç davası olan ırkçılık, Türkiye'nin kaderine Türklerin hâkim olması, kilit noktalarında Türklerin bulunması ilkesidir. Birinci Cihan Sava-şı'nda Osmanlı ordusundaki Arap ırkından subayların nasıl ihanet ettiğini okumak, o savaşlarda bulunanlardan dinlemek aklı başında olanlar için ebediyen unutulmaya-cak bir derstir. Balkan Savaşı'nda Arnavutların, Cihan Savaşı'nda Arapların bu topyekûn ihanetini gördükten sonra ve Arapların Türkiye'den bir Hatay isteği varken Türkiye'nin yerli Fellâhlarını Harp Okulu'na alarak subay yetiştirmek, Mülkiye'den çıkararak vali yapmak, parti listelerinden mebus seçerek Bakanlığa getirmek doğru mudur, değil midir?
Bugün Türkiye'de bir Kürtlük ve Kürtçülük akımı var-ken ve bunlar sıkıyönetim mahkemelerine kadar götürül-müşken bunları mebus veya senatör yapmak, bunları memleketin kilit noktalarına getirmek doğru mudur?
Türkçüler, Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünde
"Sonra dedi ki, 'Anneme son kez baktığımı bilsem daha uzun bakardım. Buraya gelmeden önce annemi son kez göreceğimi bilsem daha çok yanında kalmak isterdim. Son bir yılımda hafta sonları İzmir'e dershaneye gitmez, evde onunla olurdum. Belki buraya bile gelmezdim. O sabah evden çıkarken anneme ebediyen veda ettiğimi bilsem ona söylemeye çekindiğim her şeyi söylerdim. Onun dünyadaki en iyi anne olduğunu söylerdim. Ondan her şey için özür dilerdim. Ama ben annem hep yaşayacak zannettim. Sen annene her şeyi söyledin mi?'
Sayfa 335 - Üçüncü Bölüm-Yeşil Yıllar·Kitabı okudu
Cardan kamışları yararak yürüyor. Locke bir şey demeye yelteniyor ama Cardan lafını kesiyor.
“Kardeşin seni yüzüstü bıraktı. Birkaç kelimeyle neler yapabiliyoruz gördün mü? Her şey daha beter hale gelebilir. Seni dört ayak üzerinde koşturup it gibi havlatabiliriz. Seni öyle bir lanetleriz ki bir şarkıyı veya dudaklarından dökülen güzel bir sözü tekrar duyabilmek için kendini paralarsın. Bizler ölümlü değiliz. Seni mahvederiz. Narin, önemsiz bir yaratıksın; gözü kapalı hakkından geliriz. Pes et.”
“Asla,” diyorum.
Gülümsemesi kibirli. “Asla mı? Asla demek ebediyen demek gibidir, ölümlülerin idrak edemeyeceği kadar büyük bir kavramdır.”