Oscar Lewis, Amerikalı bir antropolog. 1943 yılında ilk kez Meksika’ya gittiğinde halkın durumundan çok etkileniyor ve bu zamandan ölümüne kadar Meksika’nın yoksul semtleri, gecekondu mahalleleri üzerine antropolojik çalışmalar yapıyor. Çalışmalarına başladıktan yaklaşık on sene sonra yolu Sanchez ailesiyle kesişiyor ve hikayelerinden öte bir şey görüyor o ailede; kendilerini ifade etme biçimlerinden, içgörülerinden, içinde bulundukları derin yoksulluğa ve eğitimsiz olmalarına rağmen kurdukları iletişimden çok etkileniyor. Çalışmaları için derlediği ses kayıtlarını yazıya dökmeye, çalıştığı ailelerin hikayelerini yazmaya karar veriyor. Lewis etnografik gerçekçilik ilkesinden ödün vermeden antropolojik raporlarla roman arasında bir metin olarak tasarlıyor bu yazıları ve Sanchez ailesininkiyle başlıyor. Roman gibi okunan “Sanchez’in Çocukları” böyle ortaya çıkıyor, 1950’li yıllarda Meksika’nın gecekondu mahallerinden birinde yaşayan bir baba ve anneleri ölen iki kız iki erkek, dört çocuğunun hikayesini anlatıyor.
Anlatılanlar çok etkileyici, hikayenin gerçek olması elbette daha da etkileyici kılıyor metni. Ancak gücünü salt gerçekliğinden almıyor kitap; bundan çok daha ötesi var. Öncelikle, Lewis’in anlatımı muhteşem. Ses kayıtlarından hareketle bu kadar sürükleyici, bu kadar mükemmel bir ‘kurgu’ yazması (kurgu diyorum çünkü kurgu tadında okunuyor) inanılmaz gerçekten. Beş farklı karakterden dinliyoruz hikayeyi; bazen hepsi aynı olayı kendi penceresinden anlatıyor bazen farklı kişilerin anlatımını birleştirerek olayın bütününe vakıf oluyorsunuz, tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi. Ancak asla tekrara düşmediği gibi, yağ gibi akıyor metin ve parçalar birbirine cuk oturuyor. Metnin kurgu olmadığı, dolayısıyla eldeki verilerle bunun tasarlandığı düşünüldüğünde daha da hayran