Memleketini bırakmak zorunda kalıp şehre gelerek tutunmaya çalışan bazen bir bayram sabahında bazen bir demir fabrikasında kır kent ve emek sermaye çatışmalarının arasında kalan Bican, Seydali gibi bir çok nsnın gittikleri yere ayak uydurmaya çalışmaları ve karşılaştıkları zorluklara karşı mücadele eden anadolu insanının hikayesi. Bu hikaye kitabı için fotoğraf makinesi diyebiliriz. Sanayileşmeyle birlikte para kazanmak zorunda kalan insanların kısa kısa hikayelerle en doğal halleriyle fotoğraflamaya çalışan Mustafa Kutlu toplumsal sorunlara duyarlı olduğu gibi işçi ve işçiliğe verdiği önemle birlikte yaşanılan haksızlıkları, bu acı gerçekleri gözler önüne seriyor. Seydalinin nefsinde nefsimizi, Bicanın utangaçlığın da saflığımızın, Zülküf Ağanın ölümünde vicdanımızı sorgulatan bir kitap. Makinaları öğüttüğü duygularımızla klor kokan ellerimizle betonlar arasında aslanı tilkiye boğduran bir düzenin birer parçası olmamızı isteyen düzen. Taksitle ödediğimiz evin, büyüdüğünü göremediğimiz çocukların, kalabalıkların, bir koşturmacanın kurduğu yaşam. Ne acelemiz var? Farketmeden gecen zaman! Bir emeğin, bir duygunun, modernleşmeyen aç gözlülüğün, içimizdeki doğunun, içimizdeki batının kısacası insanlığın hikayesi. Köyden kente gelen Bicanın işçi olarak başladığı yerde yaşadıkları ve hakkını savunması bir yanda onu etkileyen sehirli kadınlar, kuzenler, gençler, işçiler... şehirleşmeye çalışan insanların, değerlerinin, duygularının birbirlerine olan saygılarının, güvenlerinin, kültürlerinin yontulması. Bican ile unutulan edep ve utanma duygusu hatırlatılırken Seydaliyle dünya için neyi yapıp neleri feda edeceği acı bir şekilde vurgulanıyor. İnanç değerleri sorgulanıyor. Seydalinin kılamadığı namazı kendisi orçluyken tutmayanların yaptığı saygısızlığa olan tepkisi Allahtan