Bu yitirmişlik hissinin büyük olasılıkla yitirdiğim belleğimin bir yerleriyle bağlantılı olduğuna hükmettim. Belleğim onun bir şeylerine ihtiyaç duyuyordu, ama ben kendim buna yanıt veremiyordum ve bu sapma, yüreğimde doldurulması güç bir boşluğa neden oluyordu.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
“Kötü bir şey yaptığımın farkındayım, ama bir süre, senden ayrılmam gerekiyor” dedim, gölgenin yanına yaklaşarak. “Böyle bir şey yapmayı aklımın ucundan bile geçirmezdim, ama koşullar böyle işte. Bir süre sabredip, tek başına bekle.”
“Bir süre derken? Ne zamana kadar?” diye sordu gölge.
Bilmediğimi söyledim.
“Sanırım pişman olacaksın” dedi gölge, cılız sesiyle.
“Koşulların ayrıntısını bilemiyorum, ama insanın gölgesinden ayrılması tuhaf değil mi, sence de? Bu yanlış bir şey ve burası da yanlış bir yermiş gibi geliyor bana. İnsan gölgesiz yaşayamadığo gibi, gölge de insanı olmadan var olamaz. Buna rağmen, ikimiz ayrıldığımız halde, var olmaya devam ediyoruz. Bunda bir yanlışlık var. Sence de öyle değil mi?”
“Evet, doğal olmadığını kabul ediyorum” dedim.
Paris sokaklarının pratik filozofu Gringoire, nereye gittiğini bilmeden güzel bir kadını izlemek kadar hayal kurmaya elverişli bir durum olmadığını fark etmişti. Özgür seçim hakkından bu gönüllü feragatta, bir başka -durumun farkında olmayan- fanteziye tabi olan bu fantezide, tuhaf bir bağımsızlıkla körü körüne bir itaatin karışımı, özgürlükle kölelik arasında bir tür ara durak vardı ki, özünde karma, kararsız ve karmaşık bir ruha sahip olan, bütün aşırılıkların ucundan tutan, bütün insan eğilimlerinin arasında sürekli olarak askıda kalan ve bunları birbirlerine karşı etkisizleştiren Gringoire’ın hoşuna gidiyordu.