Eskiden, sınavlara ne kadar ara vermişsem başaramayacağımdan o ölçüde emin olurdum, şimdi de beni telefonla aramadığı günler ne kadar çok sürüp giderse, bırakıldığımdan o ölçüde emin oluyordum.
“DAD”
Norveççede “senet”,
İngilizcede “baba”,
Bengalcede “beklemek”,
Hintçede “mercimek”,
Kürtçede “adalet” demekmiş.
9 ayrı öyküden oluşan bu kitapta umut, adalet arayışı, vicdan ve sevgi var. Öykülerin her biri farklı tarzlarda yazılmış. Güldürürken bir an da ters köşe yapıp hüzüne boğabiliyor. İroniyle birlikte politik duruşta gösteriyor, gerçekleri dan diye insanın yüzünede vuruyor.
Kendi hayatında “adalet” arayan bir insanın en azından kitabındaki karakterlerin bir şekilde “adalet” bulması ve ya “adelet” kurması güzel bir ayrıntı olmuş.
Bir siyasetçiyi kaybedip kazandığımız tartışılır ama bir yazar kazandığımız kesinlikle ortada. Siyasi kimliğini bir kenara bırakıp yazar Demirtaş’la tanışmanın herkes için güzel olabileceğini düşünüyorum.
Zaman akıp giderken hayatın anlamını belirleyen şey ona neyi ne kadar nakşettiğimizdir. Her acı, her sevinç, her haz ya da her keder hayata nakış gibi işlenmiyor; eğreti duruyor bazısı, veya üstümüzden geçip giden kuş misali değmiyor, dokunmuyor bize. Dokunanlarsa yakıyor, yıkıyor, yapıyor, bozuyor, kılcal damarlarımızdan kalbe sızıyor, sonra tüm vücudumuza yayılıyor. Karman çorman bir nakışa dönüşüyor tenimizin altında, üstünde. Tenimizin altındakidir bir yüzümüz, üstündekiyse aynaya yansıyan kibrimiz.