Kankam bu kitabı seveceğimi düşünmekte kesinlikle haklıydı. Ama herkes için aynı şeyi söyleyemeyiz. Bir kere bu tarihi romantik türü alıştığımız Avrupa kültüründe değil. Uzakdoğu'dan ve en çetrefilli imparatorluklardan biri olan Çin'in Ming Hanedanlığı döneminden geliyor. Bu hanedanlık olayı başta kafamı karıştırırdı eskiden olsa. Şimdi nerdeyse Türk tarihi kadar - tamam kısmen de olsa- aşinayım Çin tarihine diyebilirim.
Kadının toplumdaki yeri zarif bir zorbalıkla hüküm sürüyor bu hikayede. Cidden başka kelime kullanılamaz. Çünkü zarif zorbalık, iğneleyici cümleler ve davranışlar, güzellik anlayışı, bizim haremlere benzer bir harem anlayışı ve tüm bunlarla birlikte kadını ikincil insan olarak gösterirken, kast sisteminin de araya girişiyle, tahmin edersiniz ki zarif bir zorbalık içeriyor. Bununla birlikte Avrupa ile kıyaslama yapıldığında hangisinin daha kötü bir tutum sergilediğine emin olamıyorum.
Bizimkiyle karşılaştıralım tarihçi arkadaşlarım daha iyi yanıt verir gerçi. Ama net olan bir şeyler var. Misal şifacı olmak, otacı olmak veyahut ebe olmak hiçbir zaman bizim toplumumuzda kadınların kötü göründüğünü düşünmüyorum. Hatırlamıyorum da. Kutsallıktır değil mi?
Ama gelelim Leydi Tan'a, annesi ölmüş, babasının odalığının yani cariyesinin insafına kalmış ve daha sonra ata konağına dönmüş minik kızken. Konaktan dışarı asla çıkarılmamış, aile büyükleri dışında erkek görmemiş. Erdemler silsilesiyle büyütülmüş ve kadının sadece kocası için var olduğunu bilerek yaşamış. Neyse ki doktorluk eğitimi almış ama kocasının ailesine bunu kabul ettirmek ve ebe arkadaşıyla muhatap olabilmek için acılardan geçmek zorunda kalmış.
Ebelik kirli bir iş, kadın doktor kabul görülmüyor ve eğer bir çocuk sağlıklı doğmamışsa ebe, erkek doktorun tek bir sözüyle itibar kaybedebilir. Eh