Bütün bu yazdıklarımın tatsız bir etki yaratacağına da eminim, zira hepimiz yaşamla bağının az ya da çok kaybetmiş, kör topal idare eden insanlarız. Hatta yaşamdan öylesine kopuğuz ki, gerçek “canlı hayata” karşı adeta tiksinti duyuyor, bize hatırlatılmasına dahi katlanamıyoruz. Öyle bir hale gelmişiz ki, gerçek “canlı hayat” bize adeta bir iş, bir ödev gibi görünüyor, onu kitaptan öğrenmeyi yeğliyoruz.
Şüphesiz böyle bir duvarın hakkından gelmeye gücüm yetmezse boşu boşuna yırtınacak değilim, ama karşımda gücümün yetmediği bir taş duvar var diye de büsbütün boyun eğmeye de razı olamam.
Pembe dizi tadında bir Tolstoy klasiği.
Kitaba başlarken açıkçası bazı tereddütlerim vardı. 2 ciltlik bir kitap eğer sürükleyici değilse bitirmesi biraz sıkıcı olabilir diye düşünüyordum. Okumaya başlayınca fikrimin değiştiğini hemen anladım. Kitap başlı başına bir başyapıt. Bu zamana kadar neden okumadım diye düşündüm. Fazlasıyla akıcı devam eden kitapta tek bir ana karakter olmaması da kitabı güzel kılan diğer bir etken. Çünkü kitabı okurken her karakterin hayatını ayrıntılarıyla bahsedilmiş olması, hepsinin hikayesini önemli kılıyor ki bu da okurken sıkılmamamı sağladı.
Sadece Anna Karenina değil kitapta anlatılan her karakter tek tek çözümlenmiş ve sanki aynı masada beraber yemek yediğimiz bir tanıdığa dönüşeceklermiş gibiydi. Anna’nın ahlaki doğrular ve mutluluğu arasındaki seçimini, eşiyle ve oğlu ile olan ilişkisi; diğer tarafta da bambaşka hayatları okurken birden çok kişiyle tanışıyorsunuz. Bu kadar karakteri bir araya getirebilmek büyük bir zekayı gerektiriyor.
Bitirdikten sonra iyi ki okumuşum dediğim kitaplardan biri oldu.