En sevdiğim yazarlardan olan, yeraltı edebiyatımızın büyük şairi Küçük İskender'in eserlerini okumaktan büyük keyif aldığımı belirtmek istiyorum ve incelemeye geçiyorum.
Öncelikle romanın ismiyle başlayalım...
''Flu'es'' ismi, yazarın özellikle tercihi diye düşünüyorum. Flu' kelimesi: bulanık, puslu, net olmayan anlamlarına geliyor. -es takısını da çoğul olarak kullandığını varsayarsak; ''bulanık şeyler'' veya ''puslu şeyler'' olarak adlandırabiliriz. Öte yandan, İngilizcede grip anlamına gelen: İnfluenza'yı da çağrıştırır. Roman boyunca o ateşli ve sayıklama hâlini düşünürsek, bu anlamı daha da tutarlı geliyor. Çünkü anlatıcı, ateşli bir hastalık geçirirken sayıklama hâlinde olan bir bilinç akışı içindedir.
Marjinal ve beatnik bir tarzı olan yazarın, bu şekil bir adlandırmaya gitmesi gayet normal. O sık sık şiirlerinde, İkinci Yeni gibi alışılmamış bağdaştırmaları kullanır. Bazen de şiirlerini bu iskelet üzerine kurar.
Romanın dili şiirsel ve deneysel. Yazar şiirsellikten kopamıyor, bu nedenle romanı okumak (hele ki Küçük İskender tarzını aşina değilseniz) biraz gayret istiyor. Çünkü klasik bir anlatıya; giriş-gelişme ve sonuç bölümlerine sahip değil. Belirli bir olay örgüsü yok. Hatta bir olay örgüsü de yok diyebiliriz.
Romanı okurken bir olayı ya da olaylar dizisine şahit olduğumuzu hissetmek istesek de yazar buna izin vermez. Parçalı yapısı nedeniyle sürekli zihnimizde bir eksiklik ve soru işareti bırakır... Daha çok bir bilinç akışında dolaşırız. Bazen gerçekle yüzleşir, bazen de halüsinasyon hâlinde buluruz kendimizi. Romanın genel atmosferi oldukça tekinsiz ve karanlıktır. Burada aklıma Bilge Karasu'nun ''Gece''si gelse de Flu'es daha farklı bir yapıdadır. İskender, burada bütün kuralları yıkmış, tüm tabuları altüst etmiştir. Biçimsel olarak her şeyi