20) Vesvese (Vesvâs) Bir başka nüshada "takva" geçer. Her ikisi de birbirinin gereği olduğundan tek bir anlamda birleştikleri kabul edilebilir. Çünkü vesveseci (olan şeytan), kul ancak takvada derinlik kazanmaya başladığında ona yanaşır ve onun eksikliğini ve kusurlarını görür. Bu süreçte kul içten içe celal ve kahra düçar olduğunu düşünür ki bu durumun nefiste bıraktığı etki kabz (daralma) hali olarak belirir. Kabz insanı bast (genişlik) haline ulaştırır; çünkü kabz ve bast, gece ve gündüz gibi peş peşe gelen ve birbirinin zıddı olan iki haldir. Vesvese duyan insanın işi, ibadet ve ibadet edilen hakkında kuruntuya kapılmaktır. Vesvese insana tam olarak yerleşirse, bu hal kendisini deliliğe ve aklın bütünüyle ortadan kalkması haline ulaştırır. Allah'ın insana verdiği en büyük lütuf Akıl ve edeptir, bunu bil Mertlik o ikisine bağlı, bir kez yok olmasınlar Ölüm daha iyi gelir insana İnsanın durumu şiddetlenip gönlü daraldıktan sonra inayet yetişir ve Allah her işi bırakarak kendisine dönmeyi ve kaçışı (firâr) ilham eder. Bu kaçma "Bütünüyle Allah'a firar ediniz."¹ ayetinde belirtilir. Bazen de samimi, gönlü geniş ve saadete eren kardeşlerle oturup vesveselerden uzaklaşmayı kendisine ilham eder. Bu durum onu bast halini sevmeye, Allah'a yönelme haline ulaştırır. Çünkü bu haldeyken açık düşman olan şeytanla savaşmaktan kurtulur. Kalbine de ki vesveseler artarsa Vesveseci olmuştu İblis taşkınlığa saptığında Özetle, kabz halinin sebebi, kötü işleri düşünmek, Mevla'dan habersiz kalmak ve gafil olmaktır. Kalbini arındıranlar ise sadece temizlik halini müşahede ederler. Bu nedenle Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurur: "Kim üzüntüye
Sayfa 59 - ¹ Zâriyât, 51/50.
Din
Özlem ve yakıcı arzular yüreği doldurur ama bin bir sıkıntı ve endişe içinde uğruna mücadele ediIen şey sonunda kazanıldığında, o arzu söner ve bir süre sonra ölü soğukluğunda bir umursamazlığa dönüşür, büyük çabalarla elde edilen şey, işe yaramaz bir oyuncak gibi fırlatılıp atılır. Hemen arkasından, aceleyle hareket etmenin acı pişmanlığı gelir, tekrar mücadele başlar ve böylece hayat arzu ve nefret arasında akıp gider.
Sayfa 265 - Can Yayınları·Kitabı okuyor
1K
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Gorosei’ler (5 yaşlı)
Hükümet büyük ölçüde, serinin yirmi beşinci cildinde ilk kez gördüğümüz beş ihtiyar tarafından yönetilmektedir. Yaşlı adamlar olarak tasvir edilen bu karakterler, çağdaş toplumlarımızdaki siyasetçi imgesine özgü niteliklere sahiptir: takım elbise, dik bir duruş ve birbirine kenetlenmiş eller... Gerçekten de bu figürler, hayali bir evrende geçmesine rağmen 18. yüzyıl Avrupa'sına daha yakın olan One Piece dünyası içinde, modern bir siyasetçi imgesini temsil eder. Korsanların ve hatta daha önce bahsedilen yerel siyasi liderlerin (belediye başkanları, krallar vb.) görünüşüyle büyük bir tezat oluşturan bu tarz ve bu bariz siyasi modernlik, bir tür zenginlik olarak da yorumlanabilir. Beş kişinin bulunması ve tek bir liderin olmaması, gücün çok dar bir elit grup tarafından paylaşıldığı bir tür oligarşiyi akla getirebilir. Dahası, bu ihtiyarlardan bazıları tanınmış siyasi liderlerle benzerlik gösteriyor: beyaz tunik giymiş kel yaşlı adamın, yıllarca Hindistan Ulusal Kongresi'ne liderlik eden Gandhi'ye; alnındaki iz bulunan diğerinin ise 1985-1991 yılları arasında SSCB lideri olan Mihail Gorbaçov'a benzediği söylenebilir. Bu beş kişilik sayı, Büyük Hať taki okyanus sayısı ve hükümet bayrağındaki daire sayısıyla aynıdır. Bu sayı aynı zamanda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin daimi üyelerinin (Fransa, Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya) sayısıyla da örtüşür. Onlara atfedilen rol de benzerdir: Uluslararası barış ve güvenliğin korunmasından birincil derecede sorumlu olmak. İhtiyarlar genellikle "inkâr edilemez", "buna karşın", "düşünülmeden alınmış kararlar" gibi resmî bir dile ait ifadeler kullanır. Bu temsil biçimi, iktidara gerçek bir görünüm kazandırmasına rağmen bu yöntem, esasen kişinin kendini sunuş biçimine ve akılcı bir söylem üretme
Sayfa 42·Kitabı okudu
Türkiye tarihinin On Beşinci Yüzyıl sonlarına kadar olan bölümü "Türk-Rum Savaşı" olarak özetlenebilir. Çünkü, daha devlet kurulmadan, Çağrı Beğ'in birkaç bin atlı ile, aradaki Gazneliler İmparatorluğu topraklarından geçerek Bizans'a yaptığı akınla başlayan savaşlarda karşımızdaki düşman hemen hep Bizans veya ona bağlı Ermeni, Gürcü beğlikleri olmuş, Bizans toprakları adım adım fetholunarak imparatorlukları ortadan kaldırılmıştır. Bizans, aslında Doğu Roma İmparatorluğu idi. Eski Yunan dil ve kültürünün ehemmiyeti, imparatorlukta yaşayan Rum nüfusun çokluğu dolayısıyla devlet Latin-likten çıkıp Grekleşti ve Ortodoksluğun da millî din haline gelmesiyle ayrı bir milliyet doğdu. Türkler tarafından yok edilen Rumluğun yeniden diril-mesi On Dokuzuncu Yüzyıl ortalarına doğru, Türklüğün en güçsüz zamanında İngiltere, Fransa ve Rusya'nın yardımıyla olmuştur. Hıristiyanlık taassubu, Türk düşmanlığı ve eski Yunan hayranlığı dolayısıyla Yunanı diriltenler onun eski Yunanla hiçbir ilgisi kalmadığını düşünme-mişlerdir. Türkiye Türkleri daha Avrupa'ya geçmeden kuzeyden gelen İslav ve Arnavut yığınları Mora'ya doğru göçüp yerleşiyor, kötü idare ye sefalet yüzünden yok olan Greklerin yerini dolduruyordu. Hatta Yunan bağımsızlığı sırasında Atina çevresindeki birçok köylerde Arnavutça konuşuluyordu.
Sayfa 19 - 20 Ötüken, 22 Temmuz 1974, Sayı 8·Kitabı okuyor
Osmanlı Sultanlarının Halifeliği Sorunu
Bir rivâyete göre, Selim tarafından İstanbul'a gönderilmiş olan Halife Al-Mutawakkil Ayasofya Camii'nde hilâfeti resmen pâdişaha terk ve ferag etmiştir. M. d'Ohsson ve sonra M. Ata, eserlerinde bu rivâyeti yaymışlardır. Gerçekte, 1774'te Kırım Hanlığı'nın bağımsızlığı konusu ortaya çıktığı zaman Osmanlı padişahı, Ruslara karşı bu Müslüman devleti üzerinde halife sıfatıyla birtakım haklarını devam ettirmek iddiasında bulunmuş, Abbasî halifeleri zamanında tespit edilmiş klasik hilâfet nazariyesi öne sürülmüştü. Daha önceleri 1727 Ekimi'nde İran'a hâkim olan Afgan Şahı Eşref'le yapılan antlaşmada, Osmanlı padişahı bütün Müslümanların halifesi olarak tanınmıştır. Osmanlılar, Nadir Şah'a aynı şeyi kabul ettirmeye çalışmışlardır. Klasik hilâfet görüşü, 1258'de Bağdad'ın Mogollarca işgali ve Abbasîlerin yok edilmesi üzerine her İslâm sultanı tarafından taşınan genel bir unvandan başka bir şey değildi ve eski anlamını tamamıyla kaybetmişti. Mekke ve Medine'nin ve hac yollarının hâmisi olmak ise İslâm dünyasında üstünlüğü belirten bir sıfattı. Vaktiyle Abd Allah b. Zubayr, Muaviye'ye karşı Ka'be'nin hâdimi ve Hacc reisi olmakla üstünlük iddiasında bulunmuştu. Şahruh, Muharrem 833'te (1429 Kasım) Ka'be'yi örtü ile örtmek ve Mekke'de çeşme yaptırmak istediği zaman Mısır Sultanı bunu bir üstünlük iddiası sayarak reddetmişti. Fâtih Mehmed'in hac yolları üzerindeki kuyu ve çeşmeleri tamir arzusu aynı şekilde Memlûk sultanınca olumsuz karşılanmıştı. Selim'in Şirvanşah'a gönderdiği Mısır fetihnâmesinin, "Büyük Hilafet" anlayışını yansıtmak bakımından özel bir önemi vardır. Selim, bu mektupta, Memlûklerin Hicaz hac yolunu "Arap eşkiyasından" koruyamadıklarını, kendisine Allah tarafından İslâmiyet kanûnlarını düzene koyma ve Ka'be mahmillerini techiz vazifesi verilmiş olduğunu ifade
Sayfa 144 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
"Hacamatla gelen şifa, Rahmetin nefesidir"
"Özellikle ilk altı ay alınan hacamat kanında yoğun toksin gözlenmiştir. Halen yaş kupa (hacamat) tedavisine devam edilen hastanın yapılan son MRG sonuçlarında primer ve metastaz olan sol femur başında KHAK'a ait herhangi bir bulguya rastlanmamıştır. Beş yıllık sağ kalım oranı yaklaşık %15 civarında olan (15) yaygın evre KHAK teşhisi konulmuş bu gün hastanın üç yıldır yaşamını konforlu bir şekilde sürdürdüğü olgusu alternatif ve tamamlayıcı tıbbın katkısını göz ardı etmemek gerektiğini bir kez daha dikkat çekmiştir"
Sayfa 209·Kitabı okudu
Alıntı