Edmond Kirsch

Edmond Kirsch
@edmondkirsch
hayat boyu öğrenen postedthings.com
Topkapı Sarayı'nda Bir Zaman Yolculuğuna Davet
9/10
·272 syf.··
2026 11. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 03 Mayıs 2026 00:00
Son zamanlarda farklı türde bir şeyler okuma isteğiyle arayış içindeydim. Tam bu dönemde Reşad Ekrem Koçu'a ait bir kitap seti hediye edildi bana. Bakıldığında bir tarih kitabı gibi görünebilir ama buna şiddetle karşı çıkabilirim. Çünkü yazarı biraz araştırınca gerçekten de farklı bir tür arayışı içinde kendime meydan okumaya çalıştığım bu zamanlarımda sanırım denk gelebileceğim en iyi eserlerden birisine denk geldim. Halihazırda tarih konusuna bayıla bayıla ilgi duyan birisi olarak, tarihi böylesine anlatan birisinden okumak büyük keyif. Bazı tarih kitapları vardır olay anlatır. Bazıları ise dönem anlatır. Topkapı Sarayı kitabı ise doğrudan bir atmosfer anlatıyor. Tarihi sadece tozlu belgelerden ve kronolojik savaşlardan ibaret sananlar için bu kitap ezber bozan bir davet niteliğinde gerçekten. Reşad Ekrem Koçu, bu kitapta bir tarihçiden ziyade bizlerin elinden tutup sarayın labirentlerinde gezdiriyor, her odanın gizli kalmış fısıltılarını bizimle dedikodu yapar gibi anlatıyor. Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan şey ne padişahların kronolojisi oldu ne de savaşlar… Aklımda asıl kalan şey, taş koridorlarda dolaşan insanlar, sarayın içindeki görünmez gerilimler ve bir sarayın içindeki sosyal hayattı. Topkapı Sarayı çoğu insanın zihninde devasa bir iktidar sembolü gibi durur. Altın işlemeler, tahtlar, padişahlar, törenler… Ama bu kitap sarayın gösterişli yüzünden çok yaşayan tarafıyla ilgileniyor. Kim nerede yürürdü, hangi odalarda nasıl bir hava vardı, insanlar birbirine nasıl bakardı, sarayın sessizliği neyi saklardı… Kitap tam olarak burada güçleniyor. Çünkü okurken bir müze rehberi dinlemiyorsunuz sanki sarayın eski bir sakini size içeriden hikâyeler anlatıyor. Bence kitabın en etkileyici taraflarından biri de Topkapı’yı yalnızca bir yapı olarak değil, başlı başına yaşayan bir organizma
Topkapı SarayıReşad Ekrem Koçu · Doğan Kitap · 2015233 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
8/10
·226 syf.··
Beğendi
·
2026 8. kitabı
Üç Silahşor kitabı benim en sevdiğim kitaplardan birisidir. Monte Cristo Kontu ise çocukken bana kitap okumayı sevdiren kitaplardan birisi. Alexandre Dumas 'ın Siyah Lale eseri de bahsettiğim bu iki eser kadar olmasa da bende farklı bir tat bırakmayı başardı. Kitap hakkında şunu çok net söyleyebilirim ki yazarın diğer eserlerinden bildiğimiz o büyük, hareketli maceralar bu kitapta yok, daha ziyade içe dönük, daha yoğun bir hikâye anlatılıyor. Daha yoğun bir atmosfer var ve olaylar büyümese bile anlam derinleşiyor. Üstelik gerçekten neredeyse dar bir alanda geçen büyük bir hikâye hissi veriyor. Kitabı okumaya başlamadan önce kitaptaki siyasi ortam ve bu ortamın sebep olduğu olaylar zincirini anlamak adına Rampjaar (1672) Felaket Yılı hakkında bir ön okuma yapılmasını tavsiye ederim çünkü kitaptaki her şey bu siyasi olay etrafında gelişiyor. Başta olay çok basit gibi geliyor: Siyah bir lale yetiştirmek. Ama sayfalar ilerledikçe bunun hiç de basit olmadığını fark ediyorsun. Çünkü siyah lale sadece bir çiçek değil, bir takıntının sembolü. Cornelius van Baerle karakterini okurken en çok bunu hissettim. Adamın yaşadıkları ortada. Hayatı altüst oluyor, özgürlüğü elinden alınıyor ama o hâlâ o laleye tutunuyor. Ve bir noktadan sonra şunu düşünmeye başlıyorsun: Bu bir hedef mi, yoksa bir kaçış mı? Bence Cornelius’un yaptığı şey çok insani ama bir o kadar da tehlikeli. Kontrol edemediği bir dünyada kontrol edebildiği tek şeye tutunmak. Bu bana kitabın en güçlü tarafı gibi geldi. Çünkü aslında hepimizin hayatında buna benzer şeyler var. Tutunduğumuz, anlam yüklediğimiz şeyler… Hatta kitabı okurken içimden birkaç kez şu geçti: Bu, bir adamın anlam üretmeye çalışmasının hikâyesi. Ama işin ilginç tarafı şu, Cornelius’un bu bağlılığı bir yerden sonra gözüme batmaya başladı. Başta “ne kadar kararlı adam”
Siyah LaleAlexandre Dumas · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202319bin okunma
Alışılmadık Bir Teklif: Yalnızlığı Paylaşmak
6/10
·160 syf.··
2026 6. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 28 Mart 2026 00:00
Kent Haruf'un kaleminden çıkan Ruhların Sonbaharı, yaşlılık, yalnızlık ve toplumsal baskılar üzerine kurulu sade ama derinden etkileyici bir hikayeye sahip. Hikayesi sakin ama duygusal yükü ağır ve bununla birlikte akıcılık konusunda da açıkçası 5-10x hızında okunabilecek bir kitap. Hikaye yetmişli yaşlarındaki iki dul komşu olan Addie Moore ve Louis Waters arasında geçiyor. Bir akşam Addie, komşusu Louis’in kapısını çalar ve ona alışılmadık bir teklifte bulunur: Geceleri aynı yatakta uyumak. Ancak bu teklif cinsellik içermez, Addie’nin tek isteği, karanlık çöktüğünde çöken o ağır yalnızlığı birinin varlığıyla ve sohbetiyle dağıtmaktır. "Geceler en kötüsü, öyle değil mi?" diyerek Louis’e yaklaşan Addie, aslında insani bir yakınlık arayışındadır. Kitabın en çarpıcı yönlerinden biri, bu masum dostluğun küçük bir kasabada yarattığı yankıdır. Kasaba halkı bu durumu dedikodu malzemesi yaparken, asıl direnç karakterlerin yetişkin çocuklarından gelir. Louis’in kızı Holly ve özellikle Addie’nin oğlu Gene, bu ilişkiyi utanç verici ve uygunsuz bulurlar. Addie’nin torunu Jamie’nin bir süreliğine onlarla kalmaya başlaması, hikayeye yeni bir soluk getirir. Louis, Jamie ve barınaktan sahiplendikleri köpek Bonny ile kurulan bu geçici aile tablosu, yaşlılığın sadece kayıplardan ibaret olmadığını, her yaşta yeni başlangıçların mümkün olduğunu gösterir. Kitabın sonu, fiziksel mesafelerin bile paylaşılan o derin bağı tamamen koparamayacağını zarif bir şekilde öğretiyor çünkü Addie ve Louis, gece geç saatlerde gizli telefon görüşmeleriyle birbirlerinin ruhlarına dokunmaya devam ederler. Kitap ciddi bir duygusal yoğunluk barındırmıyor ama kitabın sonu beni oldukça etkiledi açıkçası. Sanırım bu kitabın veya yazarın olayı bu; derinden ve oldukça basit bir şekilde sizde yer ediniyor. Bazı
Ruhların SonbaharıKent Haruf · Dedalus Kitap · 20261,179 okunma
Ateşe yakın yaşayan ama yanmamaya çalışan tüm kadınların hikayesi
7/10
·216 syf.··
2026 4. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 25 Ocak 2026 00:00
Kalp Lambası , 12 kısa öyküden oluşan ama okurken tek tek hikâyelerden çok, bir hayat atmosferi sunan bir kitap gibi hissettiriyor. Her öykü, sanki birinin sessizce anlattığı gerçek bir yaşam kesiti gibi. Özellikle kadın karakterlerin gündelik hayattaki mücadeleleri, görünmeyen baskılar ve küçük mutluluk anları çok sade bir dille aktarılıyor. Banu Mushtaq, öykülerini bir yazar olmanın ötesinde bir avukatın netliği ve bir aktivistin cesaretiyle kaleme almış. Kitabı okurken kendimi bir yandan tanıdık olmayan bir kültürün içinde, diğer yandan ise kadın olmanın evrensel yükünün tam ortasında buldum. Beni en çok sarsan şey yazarın ahlaki gri alanlarda dolaşma becerisi oldu. Örneğin, Ateş Yağmuru öyküsünde (ki kitaptaki en beğendiğim öykünün bu olduğunu söyleyebilirim) toplumun saygı duyduğu bir din adamının kendi kız kardeşinin miras hakkını gasp ederken nasıl bir canavara dönüştüğünü izliyoruz. Kitaptaki son öykü olan "Ya Rabbi, Bir Kerecik de Kadın Ol!" adeta bir manifesto niteliğinde. Bir kadının Tanrı’ya "Bir kez kadın ol, ey Rabbim! Ancak o zaman bizi gerçekten anlarsın" diye seslenişi, kitabın neden bu kadar samimi ve sarsıcı olduğunun özeti gibiydi. Kitapta ne romantik klişeler ne de sahte mutluluklar var aksine büyük olaylar anlatılmıyor ama küçük hayatların içinde çok büyük duygular var. Okuduktan sonra hikâyelerden çok, o insanların hisleri akılda kalıyor.
Kalp LambasıBanu Mushtaq · Budala Kitap · 2026929 okunma
7/10
·264 syf.··
2026 2. kitabı
·
12 günde okudu
·
Okunma: 16 Ocak 2026 15:22
H. G. Wells, Dünyalar Savaşı ile bilimkurguyu bir kaçış edebiyatı olmaktan çıkarıp insanın kibriyle yüzleştiği bir aynaya dönüştürmüş. Uzaylı istilasını anlatırken aslında sömürgecilik, güç ve “üstünlük” fikrini sorgulayan bir eserle baş başa bıraktı beni. Bu yüzden kitap, Marslıların işgalinden çok, insan ve onun kurban olarak konumlandığı sarsıcı bir hikaye olarak öne çıkıyor. Kitabın en çarpıcı yanı, anlatımın neredeyse belgesel tadında olması. Olaylar o kadar sıradan bir dilde aktarılıyor ki, bir noktadan sonra kurgu olduğunu unutup gerçekten yaşanmış bir felaketi okuyormuş gibi hissettim. Marslılar ise klasik canavarlar değil; daha çok doğanın acımasız bir gücü gibi. Ne nefretleri var ne merhametleri. İşlerini yapıp geçiyorlar. Ama asıl tokat şu: İnsan, kendini evrenin merkezi sanarken bir anda deney faresi konumuna düşüyor. Wells, teknolojinin, orduların ve medeniyet dediğimiz şeyin ne kadar hızlı çöktüğünü gösterirken hiç romantik davranmıyor. Kahramanlık yok denecek kadar az, hayatta kalma içgüdüsü ise fazlasıyla gerçek. Kitap bittiğinde akılda kalan Marslılar değil; insanın kırılganlığı, doğanın son sözü her zaman söylemesi ve üstün tür olma iddiasının ne kadar geçici olduğu. Bilimkurgu sevmeyen birisi bile bu kitabı okumalı, çünkü mesele uzay değil mesele insan.
Dünyalar SavaşıH. G. Wells · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20216bin okunma