Her sevgili, her şeyden önce bir yokluğu sever. Yokluk, hiyerarşik sırada varlıktan önce gelir. Varlık yokluğun özel bir durumudur sadece. Varlık belli bir süre devam eden bir sanrıdır. Ama acımızı asla hafifletmez.
...Ister dünya bir sanrı olsun ister zihin bir sanrı olsun, ister her şey geri dönsün ister sadece bir kez yaşansın, acı aynı kalır. Doğası ne olursa olsun, acı çeken, sanrının bir parçasıdır. O halde ayrım nerede? Şurada: Acı çekenin içinde, acı çekene bakan biri olup olmamasında.
Hiçbir şey zihni dışarıdaki bir varoluş kadar, ona direnen ve boyun eğmeyen bir dış dünya kadar büyüleyemez. Kendi mutlak kudreti, her şeyi her şeye bağlamak ve her şeyle özdeşleştirmek konusundaki yeteneği ile şımarmış olan zihin, en azından dünya kadar bir engele ihtiyaç duyar ve onu arzular. Bu engelin peşine düşmek, onun içine girmek: bu heyecanlı ve yüceltici bir meydan okuma olabilirdi. Bu bir ceylan avıydi ve asla bitmemiştir.
insanlarla genelde o kadar ilgilenmeyiz ki, bize bunca acı ve mutluluk verebilme gücünü bir kişiye yüklediğimizde, o kişi başka bir dünyaya aitmiş gibi görünür gözümüze, bir şiirsellikle sarmalanır ve hayatımızı, kendisinin az çok yakınımızda bulunacağı, heyecan dolu bir akış haline getirir.
ara sıra bizi yalayıp geçen bu şiddetli heyecan rüzgârı, aşkın oluşturulma yöntemleri, kutsal hastalığın yayılma biçimleri arasında en etkili olanlarından biridir. bu durumda ok yaydan
çıkar, o sırada birlikte olmaktan hoşlandığımız kişi kimse, âşık olacağımız kişi de odur. bu kişiyi o âna kadar başkalarından fazla,hatta onlar kadar beğenmiş olmamız bile gerekmez. önemli olan,
insana düşkünlüğümüzün, başka herkesi dışlamasıdır. bu koşul da, –o kişinin eksikliğini hissettiğimiz anda– onun cazibesinin bize yaşattığı hazlarını arayışı, yerini ansızın, yine
aynı kişiyi hedef alan, kaygılı bir ihtiyaca bıraktığında, yerine getirilmiş olur; bu âlemin yasaları gereği, bu saçma ihtiyacın
giderilmesi imkânsız, tedavisi de zordur: bu mantığa aykırı,ıstıraplı ihtiyaç, ona sahip olma ihtiyacıdır.