Her insan kendine yetecek ölçüde afyon taşır içinde, durmamacasına yenilenen bir afyon. Hem doğumdan ölüme dek, olumlu ergiyle, başarılı ve kararlı eylemle dolmuş kaç saatimiz var ki? Aklımın çizdiği bu tabloda, sana benzeyen bu tabloda yaşayacak mıyız bir gün, bir gün bu tabloya geçecek miyiz?
Deneyimli bir göz hiç aldanmaz bu konuda. Bu katı ya da yıkık çizgilerden, bu çökük, donuk ya da çarpışmanın son parıltılarıyla parlak gözlerden, bu derin, sayısız kırışıklardan, bu öylesine ağır ve sarsak yürüyüşlerden, aldanmış aşkın, değeri bilinmemiş bağlılığın, ödülsüz kalmış çabaların, sessizce, alçakgönüllülükle katlanılan açlık ve soğuğun sayısız söylencelerini çıkarıverirler hemen.
Gene de bir şey bekliyordum sanki; bıkmadan, yorulmadan bekliyordum. lyi mi kötü mü, hüzünlü mü sevinçli mi olduğunu bilmediğim o şey her gün biraz daha benden uzaklaşıyordu. Üstelik ne soğuğa ne o beklediğim şeye önem veriyordum. Hiçbir şeyin özlemi yoktu içimde. İçimde özleme, umuda ya da umutsuzluğa, sevince, acıya yer yoktu
Yirminci yüzyılın neden böyle haşin, kasvetli ve kıyıcı olduğunu, sevinçsiz ve doyumsuz olduğunu hiç düşündün mü?" diye sürdürdü konuşmasını, göğüsten gelen, hırıltılı, boğuk sesiyle. "İnsanlar karşılarında duvarlar göre göre dar görüşlü oldular da ondan. Bu yüzden düş kurmayı unuttular. Düşleri olmayan insanların kaba gerçeklere sığınmaktan ya da birtakım kabalıkları gerçek sanmaktan başka çareleri yoktur. Senin düşlerin var mı."
..."Yoktur değil mi? Buraya düşlerini aramaya mı geldin yoksa?.. Söylesene neden geldin Kurfallıya?"
Bir süre denizi, yağmuru ya da ufku seyretti.
"Mutsuzluğunu unutmaya mı? Birinin, bir şeyin ansızın seni mutlu edebileceği sanısına mı kapılmıştın? Şöyle apansız bir esinlenişle... Kaçmak iyi gelir diye düşünülür kimi zaman. Ama kimse hiçbir yere kaçamaz."