"Bunu sonra düşüneceğim." dediğiniz tüm sorumluluklarınızı yüklenin efendim, Scarlet ile geldim. O ki,düşünmeyi ertelediği her fişkuyu yemekten geri durmayan bir cüretkâr.
Amerikan iç savaşının olduğu 1860lı yıllar. Ve sonrasındaki yeniden yapılanma dönemleri. Savaş ile beraber rüzgâr gibi geçip giden yaşamları okuyoruz. Büyüme hikâyesi de, ihtiras da, tarihsel arkaplan da, aidiyet de, yeniden diriliş de... Çok katmanlı ve uzun soluklu bir okuma oldu benim için. Nisan sonundan beri okumaktayım,4.cildi bitirip geldim.
Sayfalar boyunca Scarlet O'Hara karakterine çemkire çemkire ilerledim, yalan söylemeyeyim çok eğlendim. Uç ve deli karakterlerin,yararcı ve çıkarcıların nasıl doğal seleksiyonu halay çeke çeke geçtiklerini gözlemledim.
Scarlet'in kölelik kavramı konusundaki değişen tutumlarına şaşıracaktım ki... İlerleyen kısımda bu kızın zaten ahlaki ve ideolojik bir derinliği olmadığını görünce,çok da şeyetmedim.
Amaaaa, yazarın Rhet'in konuşmalarına ekstraa özendiği gözümden kaçmadı. Lafı gediğine oturtmalar adama kahkaha attırıyor. Canım Rhett. Kvothe ardından yeni aşkımsın. 4 cilt daha olsa okurdum.
Kapra Yayınları'nın yazım hataları canımı sıkmaz derseniz tavsiyemdir. Başka basımı yok diye biliyorum şuan.
.
🅼🅴🆁🅷🅻🆁🆁
Cemal Süreya'nın: Nasıl bir his biliyor musun? oda geniş ama sığamıyorsun,
bak kapı orada ama çıkamıyorsun,
pencere açık ama nefes alamıyorsun,
birşeyler düğüm düğüm dizilmiş boğazına,
ama ne yutabiliyorsun ne atabiliyorsun Sorarsan eğer ‘hayat nasıl’ diye,
‘tatsız tuzsuz ekmek gibi’ dersem, anlar mısın?” dediği yerdeyim yerdeyiz.
Unutması mümkün olmayan acılar yaşadık son 1 aydan fazladır.Rabbim bir daha yaşatmasın.Milletimizin başı sağolsun,geride kalanlara sabırlar şifalar versin...
Bugün size Alfa Kitap ‘tan çıkan @akyuz_sinan ‘nın yürek yakan kaleminden #elvedaaşk kitabının yorumu ile geldim...
#kitapözeti
Yıl 1914-1915...
İstanbul Sultanisinde okuyan Yusuf, Süreyya, Feyzi ve Hüsrev Çanakkale Savaşı'nın zorlukları içinde karar verip vatanları için ailelerinden,sevdalarından ve hayallerinden vazgeçip düşman toprağını çiğnemesin diye izcilik yeminlerine bağlı kalıp askere giden daha 15-17’lerinde arkadaşlardı.Bu gençlerden Feyzi ve Süreyya' nın sevdiği Refika ve Güzide hem vatanları için hemde onlara daha yakın olmak için gönüllü hemşire olup onların ardından cepheye giderler.Fakat Yusuf’un Mehpare’si için aynı durum geçerli değildir. Çünkü sevmek her insanın harcı olmayan bir duygudur.
Yusuf, Süreyya, Feyzi ve Hüsrev bu cephede neler yaşadılar?
Refika ve Güzide sevdiklerini bulup kavuşabildi mi?
#kitaphakkındadüşüncelerim
Dönem kitapları sever misiniz? Ben pek sevmezdim ama Sevgili @akyuz_sinan sayesinde ön yargılarımı yendim.
Çünkü elveda aşk sadece dönemi değil; dostluğu ,sevgiyi, ve en önemlisi insanın her karış toprak için neleri göze alabileceğini anlatıyor. İşte bu yüzden okuyun efendim hemde okutun okutun ki,
damarlarımızdan akan kanı, bastığımız toprakları,
Bin yıllardır bu topraklarda o veya bu şekilde birçok insanın hevesinin mekanı kursaktı.. Öyle bir tutmuştu ki yerini yutkunamadı kimse.. Darbeler, katliamlar, Sivaslar, Ankara Garı, Gezi ve daha niceleri..
Polat özlüoğlu her kitabında bunları anlattı. Çünkü Murathan Mungan 'ın dediği gibi bu ülke unutanların ülkesiydi. Elbette kan davası değil amaç ama araya giren kan hatırlatılmalı ve yaşanan acıların bıraktığı izlerin silinmediği bilinmeliydi.
Polat Özlüoğlu her öykü kitabı ülkenin çok da uzak olmayan geçmişine sizi en can alıcı yerden götürüyor. En zayıf, en çaresiz olandan başlıyor anlatmaya.. Çocuklardan..
Bir çocuk ağlarsa dünya yıkılmalı deniyor ya.. Yıkılmıyor efendim.. Geriye öyküde can bulan yarım kalmış bir çocuk gülüşü kalıyor.
Hevesi Kirpiğinde.. Bir çocuğun kirpiğine asılı kalan bir katrenin içindeki kocaman bir dünyayı anlatıyor.
Toplumda ötekileştiren varlığı reddedilen insan hikayeleri..
Sezen Aksu Erdal Eren'in resimini görünce "son bakış" şarkısını yazmış ya.. Polat Özlüoğlu da son bakıştaki kursaktan çıkıp kirpikten dökülen nice hevese ses olmuş.
Dili çok etkileyici. Özellikle bir öyküde günüm sadece dedesinin elinden tutup mezarlığa giden çocuğu düşünerek geçti. Gidip kurtarmak istedim.. Sarılmak istedim. Yaralarını sarmak istedim.
Gidenlerin geride bıraktıklarına söyleyemediklerinin arzuhalcisi bir kalem..
Yürek işçisi yani.. Okuyacak olana keyifli okumalar
"Canavarlar, köpekler, yüklükler, tamirhaneler ve çıkmaz sokaklar... Bunları ne yapalım öğretmenim? Toplayalım mı, çıkaralım mı, çarpalım mı, bölelim mi?"
Kısa bir aradan sonra dönüşüm muhteşem olsun dedim ve Stephen King ile birlikte geldim. #kingokuyoruz etkinliğimizde okunanlar arasına bir yenisini daha eklemiş bulunuyorum. Tabi ki Okuyan kadinlar kulubu nün #birharfbirkitap etkinğinde sıranın 'K' harfinde olması seçimimde büyük etken oldu.
Okumakta geç kaldığımı düşündüğüm kitaplarından biri aslında #kujo King okumaya başlangıç olarak tavsiye edebileceklerimden. Her zaman ki gibi akıcı ve merak uyandırıcı. Korku değil fakat o gerilimi müthiş hissettiren bir konusu var, anlatım kabiliyetine değinmeme gerek yok sanırım. Hepsi bir tarafa, bir anne olarak okumak gereğinden fazla sarstı beni. O arabanın içinde, çocuğuyla birlikte 50 derece sıcaklıkta açlık ve susuzluktan tanınmaz hale gelen, çocuğunun korkudan nöbetler geçirdiğini, nefessiz kaldığını gören bendim sanki. "bulun şunları artık" diye isyan ettim o çocuğun psikolojisi mahvetti beni, annenin çaresiz oluşunu, korkularını iliklerime kadar hissettim...
Kitabımız, 5 yaşında, yüz kiloluk bir Saint Bernard olan köpeğimiz 'kujo' nun hikayesi aslında. Tüm köpekler gibi, doğası gereği bahçede bir hayvan kovalarken burnunu soktuğu mağarada yarasa tarafından ısırılıyor. Böylece 16 Haziran 1980 tarihinde, merkezi sinir sistemi hastalığı olan kuduz hastalığının kuluçka dönemi başlamış oluyor. Çocukların üzerine binip dolaştığı dost canlısı köpek, artık o çocukların katili... Kitabın ilk sayfalarında anlatılan seri cinayetler kimse tarafından unutulmadığı için her fırsatta tüm konuyla ilişkilendirilmiş.
King olduğu için aksi zaten mümkün değildi tabi ama yine de söyleyeyim Keyifle okudum, okuyunuz efendim.
KujoStephen King · Altın Kitaplar · 20222,634 okunma
Bu gün Okuyan kadinlar kulubu nün #heraybirdunyaklasigi etkinliğinde okuduğum @isbankasikulturyayinlari n'dan #siyahlale ile geldim. Alexandre Dumas'la tanışma kitabım oldu, devamı geleceği de kesin.
Konuya değineceğim, hali hazırda kitabı okuyanlar için spolier içerir bilginize :) Cumhuriyet rejiminden usanıp Krallığı geri getirme arzusunda olan bir Hollanda portresi karşılıyor bizi başlangıç olarak. Dönemin başbakanı Johan de Witt'in kardeşi Cornelis siyasi oyunların kurbanı oluyor ve bir iftira sonucu tutuklanıyor. Witt kardeşlerin acımasız bir şekilde katledilmesiyle birlikte kitaba bağlandığınızı anlıyorsunuz. Bu sırada tarihinin parlak dönemlerinden uzak olan Hollanda'da çiçek üretici derneği Siyah Lale yarışması başlatıyor. Cornelis Van Baerle' de siyah lale yetiştirme tutkusuna kapılanlardan ama tabi ki kimliği onu rahat bırakmıyor. Çünkü o zamanlar vatan haini olarak bilinen Cornelis Witt 'in vaftiz oğlu. O da gözünü hırs bürümüş, kıskanç bir komşusunun oyununa geliyor. Tüm bunlar lalenin neden bu kadar zor yetiştirildiği konusunda asıl etken. Kaybolmayan bir inancın temeli aslında.
Boxtel... Ben böyle hırs görmedim. Böylesi bir bencillik mi desem, tutku mu desem, saplantı mı desem, karar vermek çok güç. Kıskançlığıyla başlayan olaylar dizisi canına mal olana kadar durmadı. Ne siyaset, ne kanunlar, ne ahlaki değerler, hiç biri dizginleyemedi hırsını.
Hızlı başlayıp aynı şekilde akıcılığını kaybetmeden ilerlemesini beklemiyordum. Malum acemiyim henüz. Ah ne çok yanılmışım klasikler hakkında, okuyunuz efendim, düştüğüm yanılgıya siz düşmeyin. Kitapla kalın...
"Bazen kaderin oyunundan en güçlü adamlar bile kurtulamaz..."
Siyah LaleAlexandre Dumas · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202319bin okunma
"Bütün iyi seçenekler elinden alınırsa ne yaparsın?"
Herkese merhaba...
Geçen ay sonu başlayıp yetiştiremediğim, hem #kingokuyoruz, hem de Okuyan kadinlar kulubu nün #birharfbirkitap ve #herayinbiribiryayinevi etkinliklerinin ortak kitabı olan #mahşer le geldim.
"yaşasın sonunda okuyorum" ruh haliyle başladığım, "adam yine yazmış arkadaş" diye devam ettiğim, "yahu öldürmek için mi adamı elli sayfa anlattın aşkolsun" diyerek kızdığım, "ne okuyordum ben, konu ne ara buraya geldi" diye şaşırdığım, "yok artık" diyerek bitirdiğim bir okuma oldu :) umarım anlatabilmişimdir :) Kısacası Stephen King işte... kitabın başı ve sondan az önceleri daha bir heyecanlıydı sanki.
Bu kadar ne yazmış? diyenlere şunu söyleyebilirim, tek bir kurgu okumuyorsunuz. King 'olay bu kadar hadi dağılın' dememiş, başıyla sonunu arasında farklı olaylara geçiş yapmış ve bunu karakterlerle çok güzel bağlamış. İlk basımında yayınevinin önerisiyle üretim maliyeti sebebiyle 400 sayfalık bir kesintiye maruz kalmış kitap. Elimdeki tam metin hali 1080 sayfa.
Ustayla ortak görüşümüz: filmlerin fantastik eserler üzerinde tuhaf bir şekilde örseleyici etkisi olması. Siz ne düşünüyorsunuz bilmem.
Birleşik Devletlerin imzaladığı biyolojik ve kimyasal silahlar karşıdı anlaşmayı ihlal eden bir hükümet tarafından başkalaştırılmış bir virüs, kaçmaya çalışan bir görevli tarafından yayılıyor. Sözü edilen antijen virüsün çaresi yok. Çünkü insan bedeni, sürekli değişen antijen virüsü durdurmaya yetecek miktarda antikor üretemiyor. Doğru antikor her üretildiğinde virüs başka bir şekle bürünüyor. Bu yüzden aşı üretilmesi imkansız hale geliyor. Nüfusun büyük bölümü yok okurken kalanlar binlerce km yol katederek ortak bir yerde toplanıp yeniden yapılanmaya başlıyorlar. Konunun kabası bu. Ortak yeri nasıl biliyorlar?
MahşerStephen King · Altın Kitaplar · 20243,928 okunma