• Her gelecek olan yakındır. Gelecek olana uzaklık yoktur. Allah hiç kimsenin acelesi için acele etmez...
  • Tarihte kadının yeri ve önemi...
    Geç tarihi! Görüyoruz şuan verilen değeri!
    Ve bizim için şuan önemli!

    Her insan inandığına göre değer verir insana!

    Uzun zamandır toplumumuzda yer alan Kadın'a yönelik olumsuzluk içeren her türlü eylem neden sorusunu akıllarımıza ve vicdanlarımıza bir ok gibi sapladığının düşüncesindeyim. Sadece ülkemizde yaşananlar açısından ele almak tabi ki de sorunun ulusal olmadığını göstermeyecektir. Dünya genelinde yaşanan bir durumdur. Fakat özellikle ülkemizde yayılması ve bunun haber kaynaklarınca yayınlanması ve sosyal medya tarafından yayınlanması aslında toplum olarak ne kadar zor bir durumda olduğumuzun, ne kadar birbirinden habersiz ve birbirimizi umursamaz olduğumuzun acı bir görselidir.

    Neden ?
    "Ta ki, işlenen bu kötülük emsal teşkil edip zihinlere ve hayatlara yer etmesin, normalleşmesin."(Oyuncak Tamirhanesi - Metin Karabaşoğlu -Syf-99)

    Diyor ve nede güzel söylüyor.

    Şöyle bir örnek vermek istiyorum. Bu birçok insana garip gelebilir ve ne var ki bunda olması gereken bu diyebilir. Ama mesele burada değil. Yani olup olmamasında değil, milletin nasıl alıştırıldığını görmekte gizli.

    Doğma büyüme Erzurum'luyum. Ve Erzurum bilindiği üzere muhafazakar bir topluma sahiptir. Çocukluk çağlarımızda kulaklarımıza hep çarpardı. Eskiden Erzurum'da iki sevgili yan yana yürümekten çekinir, eskiden Erzurum'da Ramazan aylarında hiç bir lokanta,kahve,çay ocağı, kafeterya, çorbacı vs. iftar vaktine kadar açık olmazdı bu çok eski bir zaman değil bundan en fazla 15-20 yıl öncesi böyleydi, yani bu dönemleri görmüş ve yaşamış biriyim. Ama şimdi bakıyorum eskinin o manevi yapısı bozulalı çok olmuş. Adı geçen açık işletmeleri geçin artık insanlar gayet normal bir şeymiş gibi meydanlarda bile işi çığrığından çıkarıyor. E haliyle zaman zaman tatsız olaylarda yaşanıyor. Bu durumları 15-20 yıl öncesinden yapmayanlar saygısından , edebinden, hayasından yapmıyorlardı. Korktuklarından değil. Korkuyorlardı ama sadece Allah'tan... Bunlara esnaf kesimi de dahil. Buna sebep kişisel menfaat ve çıkarların zamanla toplumu esir etmesi, yani o yaptı bende yapayım düşüncesinin yayılmasını görüyorum.

    Şöyle ki böyle bir durum şunu düşündürüyor insana, bugün batı diye nitelendirilen toplumda hiç mi yaşanmıyor? Yaşanıyorsa neden basına,sosyal medyaya yayılmıyor? Yayılıyorsa hangi oranda ? Bugüne kadar şahsen karşılaşmadım. Gözümden kaçmış olabilir, görmemiş de olabilirim. Ama bu olmadığını, yaşanmadığını kanıtlamaz.

    Söylenecek her sözü o kadar dikkatle seçmeliyim ki, kimse incinmesin, alınmasın, darılmasın. O kadar hassas bir konu. Fakat gerçeklerin acı verdiği bir zamanda yaşadığımız içinde bu durumda kendime ne denli engel olabilirim bilemiyorum. Aslında fazla uzatmak niyetinde de değilim. Tarihi derinlikleri değerlendirecek kadar bilgi sahibi de değilim. Ama akledince nelerin eksik olduğunu kendimce görebiliyorum. İnsan ne tarafa meylediyorsa karşısında olan durumları kendince yorumlayabiliyor, eksik ve hatalı görebiliyor. Bu sebeple belirteceğim şeyler kendi düşüncelerimden ibarettir. Gerçekte toplumumuza yönelik olsada bireysel olarak kimseye karşı yazılmamıştır ve art niyet taşımamaktır. Ben inancıma göre gördüklerimi , ama olmaması gerekenleri dile getirmeye çalışırken, yanlış olanları da eleştireceğim. Bir kadın söz konusu olunca onu genelde tek başına anlatmak mümkün değildir. Bunun için karşı cins bir figüranın olması da gereklidir. Burada Oscar Wilde'nin şu sözü bana karşıt olsa da katılmamak elde değildir.

    "Kadınlar sevilmek için yaratılmıştır, anlamak için değil."
    Oscar Wilde

    Bu sözü hayatlarımıza tatbik edebilsek. Belki de bir çok sorun temelinden çözülecek duruma gelecektir. Burada toplumumuzda olan şu eksiklik akla geliyor. Görmek ve bilmekte üstümüze yoktur. Amma uygulamada her daim geri kalırız. Ki bu söze gelmeden önce Fahri Kainat Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav) ne diyor Veda Hutbesinde

    "Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta
    Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah'ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah'ın emriyle helal kıldınız. "

    Düşünenler, akledenler için elbetteki nasihat ve ders veren bir emir vardır.

    Ve yine Fahri Kainat Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav) buyuruyor.

    اَلدُّنْيَا مَتَاعٌ وَخَيْرُ مَتَاعِهَا الْمَرْأَةُ الصَّالِحَةُ

    "Dünya (başlı başına) bir faydalanma(imkanı) dır. Dünyanın en hayırlı nimeti de saliha kadındır“. 
    (Müslim, rada' 64; Nesai, nikah 15; Ahmed b. Hanbel, II, l68; Abd bin HUmeyd Müsned hadis no: 327;Beğai, Şerhus Sünne hadis no: 2241; Ebi Nuaym, Hilyetül Evliya hadis no: 4364.)

    Ve yine ilahi emir çınlıyor kulaklarımızda "İnsanoğlu nankördür."

    (Adiyat Suresi, 6. ayet)
    "Gerçekten insan, Rabbine karşı nankördür."

    Ve yine insanın ziyanda olduğunu gösteren bir ilahi emir.

    Asr Suresi Meali.
    ﴾1﴿ Asra yemin ederim ki,
    ﴾2﴿ İnsan gerçekten ziyandadır.
    ﴾3﴿ Ancak iman edip iyi dünya ve âhiret için yararı işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler başkadır.

    Ne emrediliyor bize ? İyilik, hak ve sabrı tavsiye etmek. Bunlardan uzaklaşınca ziyanda,zararda olacağımız uyarısı yapılıyor. Bugün biz toplum olarak ne yapıyoruz.? Bireysel çıkarlarımızı bütün kültürel,ahlaki,dini ve insani değerlerden üstün görüyoruz. Peki toplumumuzda geçmiş zamanlarda yaşanmış o kadar çok güzel örnek var ki hangisini dile getirsem bilemiyorum. Sadaka taşlarından sadece ihtiyacı olanların almasınımı, siftah eden esnafın , siftah etmeyen komşusuna müşterisini yönlendirmesini mi yoksa hepsinden önemlisi Fahri Kainat Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav)'in "Komşusu açken tok yatan, bizden değildir." diye kesin bir dille belirtmiş olduğu birliği ve beraberliği mi? Bizi toplum olarak değerlerimizden ve kültürümüzden uzaklaştıranın ne olduğunu anladığımız gün birlikteliğimizi yeniden tesis edeceğimiz gün olacaktır. Tarih boyunca İslam ile şereflenmiş bütün toplumlar gittikleri bütün coğrafyalar da huzuru ve adaleti taşımışlardır. Bunun en belirgin şehri Kudüs'tür. Kudüs tarihinde Müslümanlar dışında ona hükmeden hiç bir toplum tarafından huzur bulmamıştır ve bugün buna şahitlik ediyoruz.! Ama susuyoruz.!

    Şimdi nereden nereye geldik diye yakınanlar olabilir. Belki buraya kadar okumayanlarda olabilir. Ben bunu kendi vicdanımı sorgulayabilmek için yazıyorum.

    Ne diyorduk bir figüran gerekli bir kadını anlatabilmek için. Buda mümkün olmayacak gibi. Kendimi örneklendirip nefsime hizmet etmek istemiyorum.

    Aslında temel sorun nefislerimizi tam manasıyla tanımamamızdan kaynaklanıyor. Bence böyle. Konuları dağıtmakta üstüme yoktur. Dağınıklığı sevdiğimden değil. Bütünlüğü sağlayamadığımdandır.:)

    Biz toplum olarak ne zaman her daim düşmanımız olan ve hiç bir zaman kalkınmamızı istemeyen batıya uyarak , örnek alarak ama gereksiz şeyleri, ve bir çok şeyin empoze edilmesine sessiz kalarak kendi sonumuzu kendimiz hazırlamışız aslında . Ama bizi uyaran biri var ta 1400 yıl öncesinden . Yine görmemiş, yine dinlememiş, yine kulak asmamışız.


    “Kim bir kavme benzemeye çalışırsa, o da onlardandır.”

    Gayr-i müslim­lere veya fâsıklara benzeme ve onların nefsânî hayat tarzlarını taklit etme hastalığı, îmânı tehlikeye atan hususlardan biridir. Îman temelindeki çözülmelerin, fikrî ve ahlâkî yozlaşmaların birçoğu, bu tür taklitlerle başlar.

    Taklit, zamanla alışkanlık ve huy hâline gelir. Sonrasında ise şeklî beraberlik, zihnî beraberliğe, zihnî beraberlik ise zamanla kalbî beraberliğe kadar gider. Bunun içindir ki hadîs-i şerîfte:

    “Kim bir kavme benzemeye çalışırsa, o da onlardandır.” buyrulmuştur. (Ebû Dâvûd, Libâs, 4/4031)"

    Şimdi sorunun temeli anlaşılmıştır diye umuyorum.


    Kadın ile ilgili tarihe ismini bir şekilde bırakmış bazı insanların sözlerini paylaştıktan sonra düşüncelerime devam edeceğim.

    Kişiye imandan sonra verilen şeylerin en hayırlısı saliha kadındır. (Hz. Ömer)

    Hz. Ömer’in Mekke halkı ile Medine halkını, kadınlara hâkimiyet bakımından karşılaştırdığı şu sözleri de toplum değiştikçe ilişki ve davranışların da değişebileceğini göstermektedir: “Biz muhacirler kadınlarımıza hâkimdik, sözümüzden çıkmazlardı, Medine’ye gelince gördük ki, Medine’nin yerli kadınları kocalarına hâkim durumdalar, bu defa bizim kadınlarımız da onlara benzemeye, onlar gibi davranmaya başladılar” (Buhârî, “Nikâh”, 83; İbn Âşûr, V, 41-42). (Kuran Yolu Tefsiri Nisa Suresi 34. Ayet Tefsiri)

     "Yeryüzünde gördüğümüz her şey, kadının eseridir."
    Mustafa Kemal Atatürk


    "Kadınlar insandır, erkekler insanoğlu."
    Neşet Ertaş

    Kadın; bilmeyene 'nefs', bilene 'nefes'tir. 
    Şems-i Tebrizi


    "Güzel bir kadın göze, iyi bir kadın da kalbe hoş görünür, birincisi pırlanta, ikincisi hazinedir."
    Napoleon Bonaparte

    Şimdi bu sözlere bakınca temel sorun erkeklerde gözüküyor ki bu kabul edilebilir ama genelleme yapılmayacak bir gerçektir.

    Müslümanlar için bir kadının önemi saymakla bitmez aslında. Ama kadına önem vermek inanç esaslı mıdır? Ya da inanç esaslı mı olmalıdır? diye sorabiliriz kendimize...
    Ki bunu herkes kendi değerleri doğrultusunda değerlendirecektir. Ama doğru her zaman tektir. İkinci bir doğru olmaz , sadece alternatiftir. Ve alternatif tekliflerin aslı dururken önemi yoktur.

    Benim inancım önce insana karşı saygılı olmamı ve sevmemi istiyor ve diyor ki müminler kardeştir.

    "Müminler ancak kardeştirler, öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin, Allah’a itaatsizlikten sakının ki rahmetine mazhar olasınız." (Hucurat Süresi 10. Ayet Meali)

    Şimdi bu ilahi emirden haberdar olup buna göre hareket etmediğimiz takdirde elbetteki bir cezası,ceremesi olacaktır. Ki dikkat edildiğinde kadın, erkek demiyor. Müminler kardeştir diyor ve sorunları aracı olarak çözmemiz , uzlaştırmamız isteniyor.

    Kadın önemlidir . Çünkü, ALLAH'ın emanetidir.

    Kadın önemlidir. Çünkü, Anne adayıdır. "Cennet annelerin , ayakları altındadır."

    Kadın önemlidir. Çünkü, Ümmetin çokluğuyla sevinecek bir Peygamber'e inanmış ve iman etmişiz.

    Kadın önemlidir. Çünkü, İNSAN'dır.


    Daha sonra yine eklemelerim olacak . :)
  • Son zamanlarda bazı insanlar Kur'an-ı Kerim'in bizIer tarafından anlaşılamayacağını, Kur'an'la ilgili meseleleri büyüklerimize sormamız gerekliğini, hatta tefsircilerin dahi bunu anlamadığını, tefsirlerin yakılması gerektiğini, meallerin hiç okunamayacağını söylüyorlar, ne dersiniz?

    Allah ve Resulü doğru söylüyor, onların dediğinin aksini söyleyen yalan söylüyor, deriz ve Allah'ın yardımı ile meseleyi şöyle açıklarız:
    1.Öncelikle böyle söyleyen ve bunu savunan insanların hepsinde art niyet aramamak gerekir. Bir kısmı Kur'an'ın yanlış anlaşılacağı endişesinden, bir kısmı meseleyi bilmediğinden, bir kısmı da İslam'ın anlaşılacağı endişesinden bu hataya düşmektedirler. Son ikisini bir grup sayarsak bir büyüğümüzün şu beyanlarıyla aynı şeyi söylemiş oluruz:
    "Kur'anı Hakîmin esrarı bilinmiyor, müfessirler hakikatini anlamamışlar diye açıklanan fikrin iki yüzü vardır ve onu söyleyenler iki taifedirler:
    1.Birincisi hak ve tedkik ehlidir, derler ki; Kur'an bitmez ve tükenmez bir hazinedir. Binaenaleyh, anlaşıldığı nasıl iddia edilebilir. Bundan maksadın ne olduğunu ileride âçıklayacağız.
    İkinci taife ya akılsız bir dosttur, kaş yapayım derken göz çıkarıyor veya şeytan akıllı bir düşmandır ki, İslamî, hükümlere ve imanî hakikatlere karşı gelmek istiyor.
    2.Meselenin özüne geçmezden önce ikinci olarak şu noktanında iyi bilinmesi gerekir ki, işin esası kavranabilsin:
    Tarih boyunca ifratlar tefritleri, tefritler ifratları ya da ifratlar başka ifratları doğura gelmişlerdir. Eğer herhangi bir fikrin iki ucu isabetle tespit edilebilirse, orta noktasının Islam olduğuna hükmedilebilir. Buna göre rahatlıkla denilebilir ki, tarihte ya da günümüzde bir takım insanlar Kur'anı Kerim'i adeta bir beşer kelamı derecesine indirmiş ve "Anlaşılmayacak nesi var? Işte şu, şu ayetlerin bütün demek istedikleri şundan ibarettir..." gibi bir ifrat göstermişlerdir. Oysa Allah'ın sonsuzlugu gibi O'nun kelamının manaları da sonsuzdur. Her geçen gün o manaları bizlere sürekli açıklayacağını yine kendisi haber vermektedir. (Bk.Fussilet (41 ) 53; Kıyame (75) 19) İlimler geliştikçe Kur'anın manaları da sürekli açılacak, ama hiç bitmeyecektir. İşte bu ifratı gösterenler bunu kavrayamamış ve bir tefritin doğmasına zemin hazırlamışlardır. Bunun doğru olamaıyacağını ve insanı tehlikeli noktalara götürdüğünü gören tefritçiler de bu tehlikeli noktadan öyle bir kaçıs kaçmışlarlar ki, saatin rakkası gibi orta yerde duramamış ve orta noktaya aynı uzaklıktaki öbür uca kadar gitmişlerdir. Kelamıyla da kâmil ve mükemmel olan Allah'ın, yani O'nun sözlerinin, nakış olan insan tarafından hiç anlaşılamayacağını söyleyerek İslâmi anlamsız ve anlaşılmaz göstermişlerdir. Tefsircilerin dahi anlamadığı Kur'anı "büyüklerimiz" denen zatlar nasıl anlayacaklardır? Ya da müfessirler de büyüklerimiz değiller midir? Biz gönderilen gazete küpürlerinde bir meslektaşımız meseleyi böyle vaz'ediyor ve Türkçe bir tercümeden alınan ayet mealini, "Gazali'den naklen, Allah Kur'anı Kerîm'de buyuruyor ki" gibi bir ifade garabetiyle veriyor. Ne gariptir ki, aynı yazıda verilen fikri delillendirmek için yine Türkçe bir tercümeden alınan pek çok ayet meali zikrediliyor. İfrat ve tefrit rakkası haline sokulan meselenin orta noktasını bulmaya çalışacağız.
    3.Bizlerin Kur'anı Kerimi anlayamayacağımız iddiasını bizzat Kur'anı Kerim reddetmektedir: "Kur'anı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerin üzerinde kilitleri mi var?" (Muhammed (47) 24) Bu hitap sadece alimlere ve "büyüklerimize" yönlendirilmemiştir. Herkesedir, hatta müşriklere ve kâfirleredir. Akıl ve zekâ ayrı ayrı şeyler kabul edilirse "çoğu akılsız" (Hucurat (49) 4) olan müşrik ve kâfirler Kur'an'a çağrılır ve onu düşünüp anlayamayacağı nasıl, söylenebilir?
    "Andolsun biz Kur'anı zikir (öğüt, düşünme ve hatırlama) için çok kolay kıldık. Hiç düşünen yok mudur?" (Kamer (54) 17, 22, 32, 40.) ayeti kerimesi, her halde bir hikmetten ötürü Kur'anda dört defa tekrar edilir. Usulu fıkıh okumuş olanlar bunun da umuma hitap ettiğini anlayacaklardır.
    "Bak onlara âyetleri nasıl apaçık açıklıyoruz, sonra da nasıl çevriliyorlar." (Mâide (5), 75) Allah'ın ayetlerini apaçık kıldığı konusunda Kur'an-ı Kerim'de otuzdan fazla ayet-i kerime vardır. (Bk. M.Fuad Abdülbaki, el-Mu'cemul-Mufehres 141-147. )
    4.Kur'anın en büyük muallimi ve tatbikatçisi olan Resulullah Efendimiz de hem sözleriyle, hem fiili ile Kur'an'dan (teb'îz için olan -dan ekine dikkat buyurulsun) herkesin anlaya bileceğini beyan buyurmuştur. Veda Hutbesinde öyle ya da böyle, her mü'mine şu duyuruyu yapmışlardır:
    "Size iki şey bırakıyorum. Onlara tutunduğunuz sürece sapmayacaksınız: Allah'ın Kitabı ve O'nun Resulünün sünneti." (İbnü'l-esîr, Câmiu'1-Usûl, I/186-Muvatta'dan)
    "İleride kapkaranlık geceler gibi fitneler zuhur edecektir. (Ravi diyor ki) Dedim ki: Ey Allah'ın Resulü, onlardan kurtuluşun yolu nedir? Buyurdular ki: Allahu Teala'nın Kitabına sarılmakdır..." (Darimî, Fedâilûl-Kur'an,1; Tirmizi, Sevâbul-Kur'an l4)
    Allah Resulünün elçileri gittikleri yerlerde muhatap oldukları her türlü insana İslamı Kur'an ile anlattılar. Mesela Habeşistana hicret eden Cafer b.Ebi Talib, oradakilerin "İslam Nedir?" sorusunu Meryem Suresinin ilk ayetlerini okuyarak cevapladı. Müslüman olacaklar ilk önce hep Kur'anla tanıştırıldı. Ebu Zer, Kur'anı dinleyerek müslüman oldu, Tufeyl ed-Devsî, Kur'anla tanışarak doğruyu buldu, Ömer'in kini ve buğzları Kur'anla eridi... Hatta anlayışsız, hoyrat ve ilkel insanlar olan bedeviler (arabîler) dahi Kur'anla muhatap kılınıyorlardı. Oysa Kur'anı Kerimde onlar için şöyle buyuruluyordu: "Bedeviler (çöl arapları) küfür ve münafıklıkta daha katı, Allah'ın Resûlüne indirdiklerinin sınırını tanımamaya daha müsaittirler...." (Tevbe (9) 97) Allah'ın böyle vasıflandırdığı insanlar Kur'anı Kerimden anlayabiliyor ve onunla yumuşuyorlarsa, diğer bütün insanlar evveliyetle anlar ve etkilenebilirler.
    5.Kur'an, bazı insanların kendisini anlamayacağını söylemediği, Resûlullah'tan bu yönde bir şey sadır olmadığı gibi, sahabe, tabiin, müctehit imamlarımız ve müfessirler de böyle bir şey söylememişlerdir. Onların söylemediği bir şeyi söylemek, eğer onlara muhalif değilse, bir ictihattır ve ancak ehlinden kabul ediIir, hele içtihat yapılamaz diyenlerin buna hiç hakkı yoktur. Onlara muhalif ise ki konumuz öyledir, hiç dinlemez ve nazar-ı itibara alınmaz. "Eskiden yok idi iş bu rivayet yeni çıktı". Binaenaleyh, böyle bir fikir akımı Kur'ana karşı gaflet ya da ihanet anlamı taşıyan tehlikeli bir akımdır. Bu konuda haram ve mahzurlu olan şey "Kur'anı kendi re'yine göre tefsir etmek" ve "Kur'an hakkında mirâ, mesnetsiz tartışma" yapmaktır ki, onun sınırlarını da açıklamaya çalışacağız. Binaenaleyh, eşya ve hadislere müslümanca bakış Kur'anla sağlanır, İslâmı şumüllü bir kavrayıs, Kur'anla elde edilebilir.
    6.Kur'an, Ezelî, Ebedî hakîm olan Allah'ın kelâmı olması itibariyle o derecede eksiksiz ve o derece hakimânedir. Kendi beyanı ile "apaçık, çok kolay" olması ile birlikte, kolaylığı "sehli mümteni" türünden bir kolaylıktır ve kelimelerin seçimi ve dizilişi, hatta harflerinin dizilişi ile, matematikteki ihtimal hesapları andırır tarzda namütenahi ve sonsuz manalara işaret eder. Her harfin, her kelimenin ve her ayetin yeri itibariyle baktığı o kadar çok yön, gözettiği o kadar çok itibar olur ki, bunların bütününü beşer aklının kavraması mümkün değildir. Ancak Kur'anın bu özelliği, insanların o yönlerden birini ya da bir kaçını kavramalarına mani de değildir. Usulüne uygun olarak anlaşılan manalar doğrudur, Kur'andandır. Yanlış olan, bu ayetin manası bundan ibarettir, diye düşünmek ve söylemektir. "Kur'anı Hakim her asırdaki beşer tabakalarının her birine, sanki sırf o tabakaya bakıyor gibi hitap eder... Esas hedefi marifetullah olan Kur'anın her cinse, her guruba uygun bir ders vermesi lâzımdır. Oysa ders birdir. Öyle ise aynı derste tabakaların bulunması gerekir. Derecelere göre her biri Kur'anın perdelerinden bir perdeden ders payını alır.
    Mesala: İhlâs Sûresi'ni düşünelim. Pek çok tabaka olan avamın bundan anlayabileceği şey, Cenab-ı Hak'kın; baba, oğul, akran ve zevceden münezzeh olduğudur. Daha orta bir seviye bundan, İsa (a.s)'ın, meleklerin ve doğan varlıkların ilâh olamayacaklarını da anlar... Daha ileri bir seviye ise bundan Allah'ın varlıklara karşı doğma ve doğurmayı akla getirecek bütün ilişkilerden beri bulunduğunu, ortak ve yardımcıdan uzak olduğunu çıkarır... Daha yüksek bir seviye bu süreden Cenab-ı Hak'kın, ezelî, ebedî, evvel ve âhir olduğunu, hiç bir yönden ne zatının, ne sıfatlarının, ne de fiillerinin benzeri, dengi, misli, misali olmadığını anlar...(Bedüizzaman, Sözler (Sözler Y. l987) 383 (Özetleyerek) İnsanların ilimde ve marifetullahda dereceleri yükseldikçe Kur'andan anladıkları manalar da artar.
    "İkinci bir misal: "Muhammed sizin erkeklerinizden birinin Babası değildir." (Ahzâb (33) 40) ayeti kerimesi ile ilgili olarak ilk seviyedeki insanlar bundan; Resulullah'ın, ona peygamberliği yönünden "çocuğum" dediğini, binaenaleyh, Zeyd'in kendine denk görmediği için boşadığı zevcesini Allah'ın emriyle almakla çocuğunun karısını almış olmayacağını anlarlar... İkinci seviyedeki insanlar, bundan; Bir büyük amir raiyyesine bir baba şefkati ile bakar. Bu amir bir de bir zahir ve batın nihanî lider olursa o zaman babadan yüz defa daha şefkatli olur. Böylece a raiyyenin ana-baba olarak bakması O'nu koca olarak görmelerine, kadınlara da onun kızı olarak bakmaları, zevce olarak bakmalarına kolayca dönüşemediğinden, Kur'an der ki; Peygamber (a.s) siz ilahi rahmetin tecellesi olarak, peygamberlik adına baba şefkati gösterir ama şahsı itibariyle babanız değildir ki, sizden olan kadınlara zevce olması münasip düşmesin... diye bir mana çıkarırlar. Üçüncü seviyedeki insanlar ise şunu anlayabilirler: Peygambere intisap edip, onun kemâlatına dayanarak, onun pederane şefkâtine güvenle kusur ve hata yapmamalıyız... Hatta bir kısım insanlar bundan peygamberimizin (ricâl) denecek yaşta erkek çocuğunun kalmayacağını ve neslinin bir hikmet binaen kızından devam edeceğini de çıkarabilirler..." (agk. (özetleyerek)
    Bunu şöyle bir misâlle de açıklayabiliriz: Deniz suyu almak isteyen insanlar düşünelim. Bunlardan denize kadar ulaşabilen her biri beraberindeki kabın hacmi kadar su alabilecektir. Fincanı olan fincan kadar, kazanı olan kazan kadar, tankeri olan da tanker kadar su alacaktır ve bütün bu suları aynı özelliği taşıyacaktır. Fark sadece miktârlarındadır. Ama kimse, kabı küçük olana, senin aldığın su deniz suyu değildir diyemez.
    7."Arapçaya dair ilimlerin kaidelerine uygun, belağatın prensiplerin ve usul ilmine muvafik ve mutabık olmak şartıyla" Arapça bilen herkes Kur'an'dan ilmi seviyesine göre bir şeyler anlar. Ancak, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, Kur'an bu anlaşılanlardan ibarettir denemez. "Malûmdur ki, Kur'anı Azimuşşan yalnız bir asra değil, bütün asırlara nazil olmuştur. Hem bir tabaka insanlara mahsus değil, beşerin bütün tabaka ve sınıflarına şamildir..." (Bediûzaman, İşarâtül-icâz 39) Bu yüzden "Zeki, gabî, takî, şakî, zâhid, gayrı zahid bütün insan tabakaları bu ilahi hitaba muhataptır ve Rahmaniyyet eczanesinden ilaç almaya hakları vardır..." Binaenaleyh, Kur'anı Kerimden anlaşılan "manalar Arapça kaidelere, nahiv esaslarına ve dinin bilinen usûlüne muhalif olmamak şartıyla o manalar o kelâmdan bizzat muraddır, maksuttur..." (age. 7)
    8.Meâllere gelince: "Kur'anın Arapça olduğunu bildiren ayeti kerimeler buna "Ta ki, akledesiniz, iyi anlayasınız" diye sebep gösterirler. Demek ki, İlahî maksat Kur'anın anlaşılmasıdır. Bu da Arapça bilmeyenlere kendi dilleriyle mümkün olduğunca anlatmakla, yani onu diğer dillere çevirmekle olur. Ancak bu meâl ve tercümelerin Kur'an olması mümkün değildir ve "Türkçe Kur'an" "Farsça Kur'an" gibi ifadeler onun "Arapça" oluşunu inkâr anlamı taşır" (Gazali, İhyâ I/285-86 (özetleyerek) (Mısır 1936); (Mısır, Daru Nehru'n-Nil I/25l ); (Türkçe terc. Bedir I/804)) Ancak mealler ayetin sonsuz manalarından sadece birini verebileceği için sağlam bir mealden okuyanlar, sadece meali yapanın yakaladığı bir manaya muttali olabileceklerdir. Oysa ayette kelimelerin dizimi, seçimi, karakteri, etimolojisi ve semantiğine bağlı olarak belki sonsuz ihtimaller vardır. "Ta ki muhtelif anlayış ve istidatlar zevklerine göre hisselerini alabilsinler." Müfessirlerin farklı anlayış ve tespitleri de buradan kaynaklanır. Her şeye rağmen Arapça bilmeyenler için meal de bir kolaylaştırıcıdır, faydadan hali değildir. Aslını anlayamıyanlar sağlam bir mealden bu yolla istifade etmeli ve aslını da öğrenmeye çalışmalıdırlar. Meallerin de Kur'an olmadığını bilmelidirler.
    9.Bu konuda Gazalî'nin tespitleri bize ışık tutabilir:
    "Kur'an'ın anlaşılmasını engelleyen hususlar dörttür: 1-Harfleri mahreçlerinden çıkarma kanununa lûzumundan fazla önem vermek ve tüm gayreti bu yönde harcamak... 2-Herhangi bir mezhebi (görüşü) taklid yoluyla benimsemek ve taklit ettiği konuda katı olmak... Bu adam öyle birisidir ki, inandıgi görüş ile bağlı kalır ve başka türlü de olabileceği aklına bile gelmez... Eğer Kur'an okurken bir ışık parıldar ve Kur'anın manalarından bir mana, bildiğinin aksine ona zahir olursa şeytan onu hemen taklide zorlar ve "sen nasıl olur da bunu böyle anlarsın, oysa babaların, (büyüklerin) bunun aksi kanaattedirler" diye onu aldatmaya çalışır... 3-Günahlarda israr etmek, kibirle muttasıf bulunmak, dünya konusunda hevasına uymak... 4-Kelime anlamı ile bir tefsir okumuş olup, Kur'an kelimelerinin İbn Abbas, Mücahid ve başkalarından nakledilen anlamlarının dışında bir manalarının olmadığına itikad etmek. Onlardan nakledilenlerin dışındakilerin "Kur'anı kendi görüşüne göre tefsir etmek" bunu yapanların ise Cehennemde yerlerini hazırlamaları istenenlerden olduğunu sanmak. İşte bu da Kur'anın anlaşılması önündeki büyük perdelerdendir. Oysa "Kur'anı kendi görüşüne göre tefsir etmek" ayrı bir şeydir.
    10."Kur'anı kendi görüşü ile tefsir eden Cehennemdeki yerine hazırlansın" (Tirmizî, tefsir 1 (Müslim, münafikûn 40; Darimî, mukaddime 20; Müsned V/1 l5 benzer hadisler)) mealindeki hadisi şerif, Gazali'nin de dediği gibi bazılarınca yanlış anlaşılmaktadır:
    Hadisin ne demek olduğunu anlamaya çalışalım. Zira, eğer bunu -sahih olduğu taktirde- genel anlamı ile alacak olursak, sahabe dahil, bütün tefsircilerin bu durumda olduğunu görürüz. Bunu ise hiç kimse söylememiştir. Görebildiğim kadarıyla bu konuyu en güzel açıklayan İmam Gazali ile İmam Birgivî olmuştur. Biz de onların söylediklerini özetleyerek toparlamaya çalışacağız. Gazali diyor ki: "Bilmiş ol ki, Kur'anın zahir (kelime anlamı) açıklamasından başka manası yoktur, ama bütün insanları kendi derecesine indirmekle de hata ediyor... Gerçek şu ki, anlayabilenler için Kur'anın manaları çok geniştir... Hz.Ali de bu konuda Allah'ın kendisine bir anlayış verdiği kimseleri sınırlı manalar anlamaktan istisna etmiştir... Söz konusu hadis ve Hz.Ebu Bekr'in; "Kur'anı kendi görüşüme göre tefsire kalkışırsam beni hangi yer taşır, hangi gök gölgeler?" sözüne gelince: Bunların manası; ya Kur'anı akılla anlamaya çalışmayı ve manalar çıkarmayı bırakıp sadece menkul açıklamalarla yetinmektir, ya da başka bir şeydir. Şimdi Birincisinin olması mümkün değildir, çünkü: Kur'anın açıklaması hakkında duyduklarından başka hiç bir şey söylememenin batıl olduğu pek çok sebepten dolayı açıktır:
    1.Eğer böyle olacak olsa Kur'anın açıklaması ile ilgili olarak bizzat Resulullah'tan duyulan şeyler onun ancak bir kısmını açıklamış olur, kalan anlaşılmamış kalır.
    2.Sahabe ve tefsirciler bazı ayetleri anlamada ihtilaflar etmiş ve pek çok görüş ileri sürmüşlerdir. Bunların hepsi Resulullah'tan nakledilmiş olamayacağına göre onları bu hadisin tehdidine dahil edebilir miyiz?
    3.Resulullah Efendimiz (s.a) İbn Abbas için "Allahım onu dinde anlayışlı (fakih) kıl ve ona (Kur'an'ın) tevilini öğret. (Buharî, vudû 10; Müslim, fedailüssahabe 138; Müsned I/266 ) buyurmuşlardır. Eğer zahiri manasından öte bir de tevili (muhtemel manaları) olmasaydı bu sözün ne anlamı olurdu?
    4.Kur'anın kendisi de: "Onların sonuç çıkara bilenleri (İstinbat gücü olanları) onu bilebilirlerdi..." (Nisâ (4) 83) buyurmuştur. Binaenaleyh, tevilde muhtemel manalarda çıkarmada) sadece duyulanlarla (menkule dayanma iddiası batıldır ve herkesin Kur'andan, anlayışının gücüne ve aklının kapasitesine göre manalar çıkarması (istinbatı) caizdir. (Yeter ki, yukarıda işaret edilen usûle muhalif olmasın). Öyleyse bir tehdidin anlamı nedir? Bu, iki şekilde anlaşılmalıdır:
    * Ya kişinin (dinden olmayan) kendine has bir görüşü (felsefesi, inancı) vardır ve Kur'anı o görüşü takviye etmek için, zahirine muhalif olarak yorumlar, zorlar. Bu da ayetin manasının o olmadığını bile bile olabileceği gibi bilmeden de yapılmış olabilir.?
    * Ya da Kur'anı, sırf Arapçaya dayanarak, bazı mücmel meselelerdeki hadis ve nakillere bakmaksızın açıklamaya kalkışır. Çünkü nüzûl sebebi vb. bazı nakiler bilinmeden bazı ayetleri anlamak mümkün değildir. (Gazalî, İhya (Dâr Nehrun-Nîl ) I/255-256 (Terc. I/825-826))
    Konumuzu İmam Birgivî de özetle şöyle açıklar: "Bilmiş ol ki, Kur'anın "görüş"le tefsir edilmesinin yasaklanması, bu konuda sadece Resulullah'tan (s.a) duyulanlar (nakiller)le yetinilmesi anlamında değildir. Çünkü bu çok çok azdır. Öyle olsaydı kimse Kur'anla delil getiremezdi ve ictihat kapısı kapanırdı. Bu ise icma ile batıldir. Fakih Ebulleys'in E1-Bustan adlı eserinde dediğine göre bu yasak, Kur'anın bütününe değil, sadece "müteşabih" ayetlere yöneliktir. Nitekim Kur'anda: "Kalplerinde sapma olanlar onun müteşabih olanına uyarlar..." (Ali-İmrân (3) 7) buyurulur. Durum böyle olunca Arapçayı ve Kur'anın nüzûlü ile ilgili bilgileri bilenlerin Kur'anı tefsir yetkileri vardır ve bu tefsirleri, "kendi görüşlerine göre açıklama" sayılmaz. Baksanıza, müctehitler nice ayetlerin tefsirinde ihtilaf etmişler ve kendi anlayışlarına binaen "Veya kadınlara dokunursanız (mülemese)" (Maide (5) 6) ifadesini İmam Şafii, elle dokunma (ten teması) anlamış ve bunun abdesti bozduğuna hükmetmiştir. Oysa Ebu Hanife bunu cinsel ilişkiye (cima) yormuş ve ten temasının abdesti bozmayacağına hükmetmiştir. Bunun örnekleri pek çoktur." (Birgivî, er-Tarikatü'l-Muhammediyye, (Mısır, Mustafa el-Babil-Halebî,1379-1960) l57)
    Mezkür hadiste geçen "El-Kur'an" ifadesinin umumundan (istiğrak) hareketle bu yasağın, Kur'anın tamamını kendi görüşü ile tefsir etmeye yönelik olması da düşünülebilir ki, bu da iki imamı destekler. Yani müteşabih ayetleri ya da nakilsiz anlaşılamayacak ayetleri kendi görüşüne göre tefsir etmeyenler, Kur'anı, yani tamamını, kendi görüşleriyle tefsir etmemiş sayılırlar ve bu tehdidin dışında kalırlar.