Kendime kızmam, çünkü kızgınlık güçlü insanların harcıdır; kendime boyun eğmem, çünkü boyun eğmek soyluların harcıdır; susmam da, çünkü sessizlik yüce varlıkların harcıdır. Oysa ben ne güçlüyüm, ne soylu, ne de yüce. Acı çekerim ve hayal kurarım. Zayıflığım sızlanan biri yapar beni ve sanatçı olduğum için gizlice şikayetler besler, düşlerimi, güzellikleri hakkındaki fikrime en uygun şekilde düzenleyerek oyalanırım.
Ruhumun bugüne dek vermediği neyi verebilir bana Çin? Hem ruhum vermediyse bir şeyi, Çin nasıl versin, günün birinde Çin’i görürsem de ruhumla göreceğime göre? Servet peşinde Doğu’ya gidebilirim ama kesinlikle ruh zenginliği aramam orada, çünkü bana ait bir zenginliktir o ve ben de neredeysem oradayımdır, Doğu’yla ya da Doğu’suz.
“Daha gençsin. Daha gençsin.” Bu sözü bana ilk defa söylüyorlardı. Daha, daha… Ne korkunç bir edattı bu! Biraz sonra, bunun yerine “henüz” kullanılmağa başlanacaktı. “Henüz ihtiyarlamamışsın. Henüz o kadar ihtiyar değilsin.” denilecekti.
İnsan bir mevsimde, bir ağacın belli bir dalında bir yemiş buluyor; yiyor ve hoşuna gidiyor… Bir iki mevsim sonra gene aynı dalda aynı yemişi arıyor; ya yemiş o dalda bulunmuyor, ya da bulunursa hoşa gitmiyor; belki yemişi arayan değimiş oluyor.