Onlara baktım, kardeşlerime. Ellerine, yüzlerine. Yoktan yere bir uzaklık, bir engel aramızda. Birbirimize, birlikte yaşadığımız onca şeyi aşıp yaklaşamayacakmışız gibi; ama öyle de yakınız ki, kapı kapandığında üçümüzün birden eli sıkışıyor.
Köpeklerin insanların ellerine doğru uzanmış burunları ve dikiş tutmayan, paramparça bellekleri var. Bu yüzden, az sonra kardeşim bir bez parçasıyla ağzını bağladığında gözleri şaşkınlıkla açılacak. Bugünü ve yıllar öncesini birbirine karıştıracak. Görevliler, yan yattığı masada ona iğne yaparken, "Uyu güzel köpek uyu!" diyeceğiz, sırtımızı aşağılık bir mecaza dayayıp.
Acı çekiyordu babam. Zihinsel bir acı. Öte yandan ona göre, zihinsel dünyasında ve günlük hayatında acı veren kopuşlar yaşamayanlar, buna cesaret edemeyenler, insanı aptallaştıran bir sürekliliğin esiri oluyor, bunun sonucunda da zamanın geçişine, yaşlanmaya ve ölmeye akıl erdiremiyorlardı.
Oysa babam her şeye akıl erdirmek istiyordu.
Bana ikimiz aynı insanmışız gibi baktı. Ben onun devamıymışım gibi. O zaman algılarımın kökenini anladım. Günlerdir gördüğüm her şeye karışan şiirin kaynağını anladım.