İnsan en çok ne zaman geç kalır?
Benim bu soruya cevabım ise şudur; ✨ İnsan en çok, başkalarının yaralarına merhem olmaya koşarken... 🩹 Kendi kalbinde kanayan o ilk sızıyı unuttuğunda geç kalır. ❤️‍🩹 Doğru zaman diye bir mevsim hiç gelmedi bu ömre; Biz ne zaman bir adımı ertelesek, gençliğimiz o sessiz eşikte can verdi. 🥀 Kendini sonraya bırakanların heybesinde hep aynı sessiz çığlık kalır: Yarım kalmış bir heves, dökülmüş yapraklar ve aynada yabancı bir yüz... 👤 Zaman değil, biziz aslında eksilen... ⏳ Peki ya siz? Siz bugün, kendinizden başka kime geç kaldınız? 💭✍🏻 Kadir Deniz Konuşan Notlar Aşkın Dengesi Neydi? kadir deniz
Duygu ve Düşünce
Silinen Hayatın Gölgesinde
​Yalnızlığa alışmak zor, Sessizliği bir kuyu gibi dinlemek zor. İnsan kendi içinde bile dinlenemezken, Zordur her eksilen sesle biraz daha eksilmek. Her giden sima, her kaybolan görüntü; Zamanla kararır her şey, renkler çekilir, Fakat bazen o zifiri karanlık, her yerden daha sevimli. ​Yalnızlığa alışmak zor, Bir başına ıslık çalmak, şarkılara sığınmak... Ötekileşmek, kendine bile yabancılaşmak, Ve bir bir terk etmek elinde kalan her şeyi. Aslında silinen ne simalardır ne de şehirler; Yavaşça silinen, ömrün kendisidir. ​Geriye kalan tek canlı, hatıralar; En tatlı olanlar ve en acımasız vuranlar... Zihnin dehlizlerinde yüzlerce yeni yüz, Daha güzel, daha özel hayaller kurulur. Her şeye rağmen o boşlukta yankılanır: Yalnızlığa alışmak çok zor... Garp yeli
Şiir
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Yarının Rengi İçimde adı konmamış sabahlar var, doğru, Rengini henüz benim de bilmediğim. Ama o derin kuyularda ışık falan aradığım yok, Bilirsin; insan bazen sadece karanlığa alışmak ister. Kırılan şeyler öyle zarifçe şekil değiştirmez, Dağılır. Parçası batar insanın avcuna. Yine de rüzgarın önüne kattığı o arsız tohumlar gibi, Nerede duracağını bilmeden yürür insan başka bir mevsime. Umut, öyle fısıldayan bir gölge değil buralarda. Bayağı arsız, yüzsüz bir şey. Tam her şeyi fırlatıp atacakken sandalyeye, "Otur oturduğun yerde," diye omzundan bastıran o inat. Gökyüzü kurşun gibi ağırlaştı mı ağırlaşır, Ufuk çizgisini falan saklamaz, düpedüz yok eder. Ama sabahın köründe çalan o saatin sesi gibi, İstesek de istemesek de döner bu dünya. Kaç mevsim taşıdığımı bilmiyorum içimde, Zaten kim oturup bunun hesabını tutar ki? Ama bir gün bakarsın, en çorak, en taş kalpli yerinden Hırçın bir yeşillik fırlayıp çıkmış. Hayat bir ressam falan değil, eksilen yerleri boyamaz. Yaraların kabuk bağlar, izi kalır, rengi solar. Biz sadece o ince, sızılı çizgilerin etrafından dolaşarak Kendimize yaşayacak yeni yalanlar, yeni anlamlar buluruz. Mucize dedikleri, karanlığı yenmek değil zaten. Göz gözü görmezken bile, Cebinde bir kibrit çöpüyle o yokuşu tırmanabilmek. Bu yüzden yarın, öyle yazılmamış süslü bir şiir değil;
Edebiyat
Bismillah...❤️ ​Çoğuz ve Varız: Yeniden Yakınlaşmanın Vakti ​Kalabalıklar içinde kaybolduğumuzu sandığımız anlarda bile, aslında birbirimize görünmez iplerle bağlıyız. “Çoğuz ama yokuz” sözü bir sitem gibi dursa da özünde büyük bir umut taşır. Çünkü yokluğu hissedebiliyorsak varlığı da özlüyoruz demektir. ​Uzaklaştığımızı Sandığımız Yer: Geri Dönüşün Başlangıcı ​Komşuluk, dostluk, insanlık... Bunlar tamamen silinip gitmedi; sadece telefon ekranlarının, günlük koşturmacaların ve yorgunlukların arkasına saklandı. ​Apartman girişinde denk geldiğinde selamını esirgemeyen o teyze hâlâ orada. Markette poşetini taşımaya yardım eden genç, hâlâ içimizden biri. Biz sadece unuttuğumuzu sanıyoruz. ​Küçük Temaslar, Büyük Köprüler ​Yeniden “var” olmanın formülü büyük devrimlerde saklı değil. Her şey küçük adımlarla başlar: ​Bir selam: Asansörde göz göze geldiğinde başını eğmek yerine içten bir “günaydın” demek. ​Bir hatır: Yan komşunun kapısını çalıp bir tabak sıcak yemek uzatmak; hiçbir bahaneye sığınmadan. ​Bir dinleyiş: Çay ocağında, otobüste, yolda, kafede ya da iş yerinde karşındakini gerçekten duymak için telefonu sadece iki dakikalığına cebine koymak. ​İstanbul’un kalabalığı bugün de aynı. Değişen biz değiliz; sadece birbirimizin hayatına dokunmayı erteliyoruz. Ve ertelediğimiz her şey, her an yeniden büyük bir aşkla, Allah aşkıyla başlayabilir. ​Çünkü İnsan, İnsana Şifadır ​Birbirimizden uzaklaştıkça eksildiğimizi sanıyoruz. Oysa eksilen özümüz değil, sadece aradaki mesafeler. İlk adımı atan, kendi varlığını görünür kılar. Sonra ikinci, ardından üçüncü adım gelir. Bir de bakmışız ki “çoğuz ve buradayız” demeye başlamışız. ​Ve sonra bir bakmışsın, gerçekten “biz” olmuşuz. Kün feyekün sırrı tecelli etmiş... “Ol,” der ve duaların kabul olur. ​Kalabalıklar,
1000Kitap
Kırılan şeylerin sesi çok çıkar. Ama sessizce eksilen şeyleri çoğu zaman fark etmeyiz. Benim korkum kırılmak değil, bir gün birbirimize tamamen yabancı olmak. Belki de bazı şeyleri tuzla buz eden adımlar değil, hiç atılmayan adımların bıraktığı sessizliktir. Kırılan her şey eskisi gibi olmaz belki ama bazen insan, geride ne kaldığını ancak yaklaşınca anlayabilir.
Duygu ve Düşünce
Hatıra mı, Muhtıra mı?
Bir eşyanın soğuk yüzeyine sızan o sönmez yangın Belki de zamanı tek bir ana mühürleme arzusudur İnsan, yitirdiğini toprağın altında değil Bir fincanın kenarında Bir kitabın arasında Bir çekmecenin karanlığında aramaya başladığında Hafıza artık bir sığınak olmaktan çıkar Kendi duvarlarını kendi ören bir odaya dönüşür Dışarıda dünya durmadan değişir Sokaklar eskir Mevsimler birbirinin içinden geçer İnsanlar gelir ve gider Ama içeride Kimsenin uğramadığı o kuytu yerde Geçmişin kırıkları tek tek dizilir kalbin raflarına Bir masanın üzerinde unutulmuş eski bir eşya Bazen yalnızca eşya değildir Zihnin teridir Yıllarca taşınmış bir düşüncenin Katılaşmış izidir Yarınından vazgeçmiş bir ömrün Dünün küllerine eğildiği o sessiz ayin başlar Dokunulmuş ne varsa bir zamanlar Bir mühür gibi basılır göğse Bir çay bardağının kavisinde Rüzgarın savurduğu sıradan bir tülün kıvrımında Bir kapının paslanmış kolunda Bir kitabın sararmış sayfasında Gömülü durur insanın başına gelen en büyük felaketler Çünkü eşya unutmaz